Egemenlerin Seçim Sevdası ve Önümüze Dayatılan Sandıklar

2011 seçimleri sonrasında yaptığımız değerlendirmede seçimlerin kapitalist sistemdeki rolünü şöyle tanımlamıştık;

“Seçimler parlamentolu burjuva siyaset makinesini meşrulaştırmanın ve yenilemenin en temel aracıdır. Geniş emekçi yığınların kendi kendini yönetme yanılsaması, bu yanılsamanın merkezi unsuru olan seçimlerin yinelenmesiyle sağlamlaştırılır. Seçimler yoluyla burjuva siyasetinin vitrini yenilenir, egemen sınıfların değişik kesimleri arasında partiler aracılığıyla yürütülen güç ve rantın paylaşım mücadelesinde sağlanan toplumsal destek somutlaştırılır. Bütün bu boyutlarıyla seçimler, kapitalist sistemin toplumsal meşruiyetinin yeniden üretilmesinin en temel araçlarından biridir.

Egemen sınıflar açısından seçimler, geniş işçi ve emekçi yığınların, halkın politikleşmeleri gereken yegane andır. İşçi ve emekçiler, halk sadece ve sadece seçim süreçlerinde egemen sınıfların çıkarlarını koruyan partilerin gösterdiği doğrultuda politikleşmelidirler ve oylarını bu partilerden biri için kullandıktan sonra, politikayı bir sonraki seçime değin unutmalıdırlar.”

Son dört yıldır, AKP bu yaklaşımın en uç örneklerinden birini oluşturuyor. En gerici burjuva demokrasilerinde bile olmayacak ölçüde, her türlü demokratik arayışı, mücadeleyi gayrı meşru sayıyor ve hak aramanın tek yolu olarak seçim sandığını gösteriyor. Seçimleri kazananın dışında hiç kimsenin söz hakkı, mücadele etme, hak arama hakkı olmadığını iddia ediyor. Kapitalist sistemde seçim sandığının, en gerici faşist uygulamaların meşrulaştırılmasının aracına nasıl dönüştürülebileceğinin en ileri örneğini oluşturuyor.

Ve 2015 7 Haziran’ında yeniden seçim sandıklarına çağrılıyoruz.

Seçime Giderken…

7 Haziran parlamento seçimlerini sınıflar mücadelesi açısından nasıl okumak gerekiyor?

2011 genel seçimlerinin ardından yaptığımız değerlendirmelerde, AKP’nin “zafer” kazandığını, ancak bu “zafer”in aynı zamanda onun sınırı olduğunu ifade etmiştik. Sınır çizgisi, hem toplumsal muhalefetin direnişi, hem de kendi iç cephesinde yaşayacağı rant ve bölüşüm sorunlarının bir sonucu olarak gelişecek iç çatışmalar olarak ifade edilmişti. Ve AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmak için ne yapacaksa var gücüyle bu süreçte yapmaya çalışacağını, bu nedenle sert ve çatışmalı bir sürecin önümüzde durduğunu ifade etmiştik.

Neden “AKP Sınırlarına Vardı” Demiştik?

Herşeyden önce, AKP, Türkiye’deki toplumsal sınıf ve kesimlerin burjuva siyasal arena bağlamındaki geleneksel siyasal tercihlerini altüst eden bir durum yaratamamıştır. Geleneksel olarak % 60-70 civarındaki sağ, % 30-40 civarındaki sol oy potansiyelinin varlığı değişmemişti. Alevilerin, Kürtlerin, işçi sınıfının ileri kesimlerinin ve değişik toplumsal tabakaların kemikleşmiş sol oy potansiyelinin değişmesi de mümkün değildi. Öte yandan, AKP’nin % 60-70 civarındaki sağ oy potansiyelinin tümünü kapsaması, % 10-15 civarındaki MHP gibi açık faşist milliyetçi kemik oyun varlığı, % 5-10 gibi SP vb. diğer dinci partilere ve sağ partilere giden kemik oyların varlığı nedeniyle mümkün değildi. % 50’lik oy bile aslında kısmen bu kesimlerden kaymış ve her an geri gidebilecek önemli bir oyu kapsıyordu. Bu nedenle, AKP’nin mevcut parlamenter sistem içinde bu oy oranının çok fazla üstüne çıkması mümkün değildi. Bu anlamda, geldiği nokta sınırdı.

Öte yandan, AKP’nin kendisine destek veren tekeller lehine alacağı her tutum, ki bunu sonuna kadar yapacaktı, oligarşinin geleneksel kanatlarının muhalefetini doğal olarak şiddetlendirecekti. Bunun anlamı, hem iç de, hem de uluslararası alanda AKP’ye dönük ciddi çatışma ve direnç alanlarının oluşması demekti. AKP’nin yapacağı her hatanın, oligarşi içi çatışmada rakip güçler için açık veya örtük olarak AKP’nin yıpratılması ve geriletilmesi için şiddetli mücadelelerin konusu olması kaçınılmazdı.

AKP’nin, emperyalistler tarafından ılımlı islam/BOP projesi temelinde bölgesel olarak kendisine biçilen “öncü” rolü, bir bölgesel hegamonya projesine dönüştürme isteği açıktı. AKP, 2010 sonunda başlayan Arap baharının kendisine bunun için muazzam bir fırsat yarattığını düşünmekteydi. Bu tutumun emperyalist güçlerin hegamonya alanlarına girmeyi, onlardan rol çalma, mevzi kapma demek olduğu açıktı. Ve bu, kaçınılmaz olarak emperyalist güçlerle şu veya bu düzeyde ve sertlikte karşı karşıya gelişleri, çatışmayı kaçınılmaz olarak beraberinde getirecekti.

AKP, yukarıdaki olgularla da bağlantılı, fakat esas olarak kendi iç dinamiklerinden kaynaklı olarak da şiddetli çatışmalara gebeydi. Kendi içinde Milli Görüşçülerden, Fetullahçılara ve değişik cemaatlere kadar uzanan bir tür koalisyonu ifade eden AKP’nin kazandığı seçim zaferiyle birlikte büyük bir ekonomik ve siyasi güç mücadelesine sahne olması da kaçınılmazdı. Özellikle en büyük cemaat olarak öne çıkan Fetullahçıların devlet bürokrasisi içindeki gücüyle ortaya çıkan fırsatı kaçırmayacağı, siyasal ve ekonomik ranttan daha büyük pay isteyeceği açıktı. Yani AKP içi bir savaş/yarılma kapıda durmaktaydı.

Yukarıda sayılan faktörlerin tümü kadar, hatta bunların toplamından da önemli asıl faktör; AKP’nin girişeceği arsız saldırgan politikaların kaçınılmaz sonucu olarak başta işçiler, emekçiler, Kürtler, Aleviler, laikler ve tüm ezilenler olmak üzere bütün muhalif kesimlerde şiddetli bir direniş potansiyelinin birikecek olmasıydı. Türkiye ve Kuzey Kürdistan taşıdıkları büyük çelişki dinamikleri nedeniyle, Latin Amerika’dan Avrupa’ya oradan Arap baharına uzanan büyük kitlesel mücadeleler dalgasının dışında kalamazdı. Direniş AKP’nin sorunsuz ilerleme dinamiğini kıracağı gibi, çevre/çeper kitlesinden başlayarak kopuşları da tetikleyeceği açıktı.

Başlıcaları bunlar olan nedenlerden ötürü, AKP 2011’de kazandığı “zafer”le aslında siyasal ilerleyişinin sınırlarına varmıştı. Ve kendisi de bunun farkındaydı.

AKP; Hükümet mi, Devlet mi Olmak?

Bu noktada, ya mevcut statükoyu korumaya çalışacak ve kendine özgü biçimde daha önceki düzen partilerinin kaderini paylaşacaktı, ya da çok büyük ve iddialı biçimde hükümet olmaktan devlet olma hedefine, yani tüm devleti kendi politikaları temelinde dönüştürerek on yıllara yayılan bir iktidar kurma hedefine yönelecekti. AKP, ülke ve dünya konjonktürünü ve % 50’lilik sınırlarına varmış oy oranını korumanın yolunu ikinci seçenekte gördü. Yukarıda saydığımız çelişki alanlarındaki çatışmalarda başarıyla çıkmanın yolunu, salt hükümet olmakta değil, devlet olmakta gördü. Tüm devlet aygıtını ve toplumsal ilişkileri, yaşamı kendi planlarına uygun olarak dönüştürmesi, ideolojik, politik, kültürel, kurumsal, hukuki ve kadrosal olarak yeniden yapılandırması gerekiyordu. Seçimler vb. yoluyla daha ileriye gidemeyecek olan, sınırlarına varmış olan “siyasal zaferi”, ancak bu yolla istikrarlı hale getirebilir, uzun vadeli kılabilirdi. Hükümet olmaktan, devlet olmaya geçiş planında, varını yoğunu ortaya koymak onun için tek yoldu. Ve bunun için ne yapacaksa, bu dönemde yapmak zorundaydı.

Son dört yıllık süreç tam da bunun mücadelesi ile geçti.

Devlet Olma Yolunda AKP…

2002-2011 arası dönemde bir yandan emperyalizme tam bir sadakatle uyguladığı neoliberal politikalar, bir yandan demokrasi söylemleriyle iktidarını sağlamlaştıran AKP, 2011 seçimleri sonrasında ise görünürde ılımlı islam, gerçekte ise onu tümden aşan yeni bir saldıgan politikayla devleti tümüyle dönüştürmek için harekete geçti. Artık hükümet olmak değil, devlet olmak için, devletin bütün kurumlarını, kendi politik çizgisine göre yeniden kurumlaştırma planları üzerinden hareket etmekteydi.

Yeni devlet düzeninin, ideolojik olarak Sunni İslam’ın emperyalistlerin belirlediği “Ilımlı İslam” anlayışını temel alması, açık bir hedef olarak konuldu. Siyaset, kamu yaşamı, kültür vb.bütün alanlarda buna dönük çok yönlü bir saldırı başlatıldı. “Dindar bir nesil yetiştirme” hedefinden, kürtajın yasaklanmasına, insanların giyim kuşamından, kadın-erkek ilişkilerine, yediklerinden içtiklerine, sosyal dayanışma ve devletin sosyal görevlerine, “Alevi açılımı” vb. yalana dayalı söylemlerle iç içe geçmiş tarzda tüm diğer inançların, ulusal aidiyetlerin “afedersiniz”le başlayan söylemlerle aşağılanıp, baskı altına alınmasına ve islamlaştırılmak istenmesine, 4+4+4’lü imam hatipleri esas alan eğitim sistemine, vb. değin her alanda sosyal yaşamı, kültürü, eğitimi, siyaseti dinselleştirmeye dönük yoğun saldırılar aralıksız olarak sürdürüldü. Öyle ki, pragmatist din tüccarı AKP’nin, ABD emperyalizminin imalatı olan “Ilımlı İslam” anlayışını her alanda aşacağı, katı şeriatçılıkla, pragmatist din tüccarlığının ve faşist Türk milliyetçiliğinin omurgasız, şekilsiz bir birliğini ifade eden, saldırgan bir politikanın uygulanacağı da ortaya çıktı.

Yeni dinci devlet düzeniğinin bir diğer adımı, devlet kurumlarını ve tüm kadrolarını AKP’nin çizgisine uygun olarak yapılandırmaktı. Eğitim, yargı, iç güvenlik vb. her alandaki kritik yasalar değiştirilerek, dinci kurumlaşma en az 10 yıllık süreç açısından garanti altına alındı. AKP’li olmayan tüm devlet yöneticileri, kritik kurumlar (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Milli Eğitim, Polis, MİT vb.) başta olmak üzere önemli ölçüde tasfiye edildi. Ordu’da ABD emperyalizminin açık desteğiyle, çürümüş ve sürece cevap olamayan kesimler, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla tasfiye edildi. Böylece, Ordu’da önceden belli olan üst rütbelere yükselme zinciri kırıldı. Mevcut politikalara uyum sağlayacak yeni bir kadro Ordu`nun yönetimine getirildi.

Türkiye oligarşisinin belkemiğini oluşturan, eski dönemin geleneksel çizgisindeki ve esas olarak TÜSİAD’da örgütlü tekelleriyle, çatışmalı süreçler içinde kısmi uzlaşmalar sağlandı. Milyar dolarlık cezaların kesildiği vergi denetimleri, verilmiş devlet ihalelerinin iptal edilmesi veya iptal tehdidi, ihale verilmemesi, kamuoyu önünde açıkça hedef alarak tehdit etme vb. yollarla kısmen sindirilen bu kesimler (Doğan Holding, Koç Holding, vb.) geri adım atıp, şu veya bu düzeyde uzlaşmak zorunda kaldılar. Hiç kuşkusuz, bu durum çatışmanın bitmesi anlamına gelmiyordu. Sadece kısmen küllendirilmesi, kısmen de örtük hale getirilmesi ve daha geri bir düzeyden sürdürülmesi anlamına geliyordu. Öte yandan, AKP’nin ana destekçileri olan “islamcı” tandaslı tekellerin, orta ve büyük burjuvazinin önü ise sonuna değin açıldı.

2008’de başlayan dünya kapitalist sisteminin büyük krizinin ilk döneminde yaşanan düşüşünün ardından, özellikle ABD merkez bankasının piyasaya sürdüğü büyük miktardaki paranın bir bölümünün, yüksek faizle borçlanan Türkiye gibi orta düzeydeki yeni sömürgelere akışı, “Ilımlı İslam” projesinin finansörlüğünü üstlenmiş Suudi ve Körfez sermayesinin desteğiyle kısmi bir toparlanma yaşayan ve aynı zamanda dış sermaye akışına bağımlılık düzeyi olağanüstü artan Türkiye kapitalizminin bütün imkanları, “yandaş” sermayeye akıtıldı. Ülkenin imkanları kelimenin gerçek anlamıyla yağmalandı. Elbette AKP yöneticileri de bu yağmadan aslan payını almayı unutmadı. Tayyip Erdoğan’ın adının, bu dönemde dünyanın en zenginleri arasında sayılması tesadüf değildir. TC tarihinin hiç bir döneminde görülmeyen ölçüde rüşvet, kayırma, yolsuzluk ve keyfilik bu dönemde yaşanır.

AKP’nin 2011 seçimlerinde elde ettiği “sınırlarına varmış zaferi”, Ortadoğu’daki büyük halk mücadeleleriyle çakıştı. Ortadoğu’nun Arap halklarının demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam talepleriyle başlayan isyanları ne yazık ki, devrimci ve/veya güçlü demokratik bir önderlikten yoksundu ve isyan süreçleri içinde de bu önderlik yaratılmadı. Daha da kötüsü özellikle isyanın başladığı Tunus ve Arap dünyasının kalbi Mısır’da, AKP ile aynı eksende olan islamcı örgütlerin (Müslüman Kardeşler vb.) isyana katılmamalarına rağmen, en örgütlü güç olmaları nedeniyle isyanlar sonrasında yapılan seçimlerde en yüksek oyu alarak hükümeti oluşturdular. Güçlü devrimci ve demokratik önderlikler ortaya çıkması ve bölgede, dünya emperyalist-kapitalist sisteminden kopuşun başlamasından korkan, başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist ülkeler de başlangıçta bu gelişmeyi şartlı olarak desteklediler.

Bu tablo, AKP tarafından her alanda bir sıçrama tahtası olarak görüldü. ABD’nin BOP/Ilımlı İslam projesinin pilot uygulaması olarak gelişen AKP, başta Mısır ve Tunus olmak üzere, Müslüman Kardeşler üzerinden kendine bir tür “öncü” inisiyatif alanı açmak için harekete geçti. Bu örgütlerin ve kurdukları hükümetlerin dünya emperyalist-kapitalist sistemine hızla entegre edilmelerini hızlandıracağı düşüncesiyle, ABD emperyalizmi başlangıçta bu “öncü” inisiyatife göz yumdu. Fakat AKP, tam da bu noktada ortaya çıkan fırsatı, Yeni Osmanlıcılık olarak tanımladığı, Osmanlı İmparatorluğu`nun Ortadoğu’daki (ve tabii ki Balkanlar ve Kafkaslar`daki) eski işgal bölgelerinde başat güç olma, başat hegemonyacı olma iddiasını içeren bölgesel bir emperyal hegemonyacılık politikasının zemini haline getirmek istedi. Böylece, Ortadoğu`nun yeni fatihi, tüm İslam dünyasının öncüsü ve elbette bölgenin yağmalanmasında en büyük pay sahiplerinden biri olacak, siyaseten ve iktisadi olarak sistem hiyerarşisinde birkaç basamak birden ileriye fırlayacaktı.

Derhal, Mısır’da ve Tunus’ta kurulan Müslüman Kardeşler hükümetlerine ağabeyliğe soyundu. Bunlarla birlikte, kendisinin hegamon olduğu yeni bir bölgesel güç ekseni oluşturmaya girişti. Suriye’deki demokratik taleplerle halk isyanı başladığında, yine Müslüman Kardeşler yoluyla buradaki süreci yönlendirmeye çalıştı. İsyanın, Suriye`nin Arap bölgelerinde gerici-faşist bir silahlı harekete dönüşmesinde bu müdahaleler ciddi bir rol oynadı. Ve AKP, bu silahlı gerici-faşist çeteleri tereddütsüz olarak destekledi. Yeni-Osmanlıcılık, Sunni Arap dünyasında bölgesel hegamonya oluşturma biçiminde artık pratikleşmişti. Bütün bunlar artık ABD emperyalizminin “Ilımlı İslam” projesinin fersah fersah ötesine geçmişti. Pragmatist din tüccarlığı ile katı sunni şeriatçılık, hem de silahlı ve en saldırgan biçimleriyle iç içe yeni bir siyaset oluşturuyordu.

Sonuç olarak; AKP, hükümet olmaktan devlet olma hedefine yönelmekle birlikte, adım adım “Ilımlı İslam”dan, dışarıda Yeni-Osmanlıcılık, içeride Yeni-Türkiye söylemleriyle pragmatist bir din tüccarlığı ile katı sunni şeriatçılığın iç içe geçtiği, üstüne Türk milliyetçiliğinin eklendiği saldıgan bir strateji temelinde tüm siyasal, kültürel ve toplumsal yaşamı ve devleti biçimlendirmeyi hedefledi.

“Zafer”den Düşüşe AKP…

AKP, 2011 seçimleri sonrasında 2013’e değin bu politikalardan oluşan stratejiyi uygularken, tüm sömürücü sınıflar ve onların iktidar sahibi siyasal temsilcilerinin sıkça düştüğü bir hataya; kendisine karşı işleyen dinamikleri görmeme ya da kibirle hafifseme hatasına düştü.

Türkiye ve Kürdistan’da bir işçi sınıfı vardı, emekçiler, yoksullar ve ezilenler vardı. Kürt ulusu başta olmak üzere ezilen ulusal topluluklar vardı. Aleviler başta olmak üzere ezilen inançlar vardı. Yaşam biçimlerini korumak isteyen laikler vardı. Her gün adeta kıyımdan geçirilen kadınlar vardı. Boyun eğdirilmiş “dindar gençlik” olmak istemeyen, gelecek kaygısı taşıyan, özgürlük isteyen gençlik vardı. Ve bunların şu ya da bu düzeyde eylemlerle ifadesini bulan insanca yaşam, demokrasi, özgürlük ve eşitlik talepleri vardı. Ezilen, adeta yok sayılan, her fırsatta baskıya uğrayan ve aşağılanan bu kesimlerde, uygulanan politikalara karşı giderek büyük bir öfke ve mücadele isteği birikiyordu.

Sadece bu da değil, AKP hedefleri büyüttükçe, yağmanın, hırsızlığın, rantın, gücün alanı ve çapı büyüdükçe, AKP çatısı altında toplanmış değişik burjuva fraksiyonların bu yağmadan, ranttan ve güçten aldıkları payı büyütme mücadelesi de alttan altta büyüyordu. Bu güç ve rant mücadelesinin en görünür olanı, Fetullahçılar ile AKP`nin belkemiğini oluşturan Milli Görüş geleneğinden gelenler arasındaydı. Ancak daha örtük olarak Milli Görüş geleneğinden gelenler arasında da için için devam eden bir mücadele söz konusuydu. Ve süreç ilerledikçe çatışma noktaları hem büyümekte, hem de belirginleşmekteydi.

Öte yandan, emperyalist-kapitalist sistemin efendisi ABD emperyalizmi, AKP’nin dış politikadaki “Yeni Osmanlıcılık” ve içdeki “Yeni Türkiye” heveslerini ve uygulamalarını, kendi hegemonya alanını daraltma, karşı bir hegamonya oluşturma, deyim yerindeyse “besle kargayı oysun gözünü” riskini içeren bir politika olarak algıladı. Bu politika aynı zamanda, ABD karşıtlı politikalara sahip ya da buna eğilimli silahlı şeriatçı örgütler içinde uygun bir ortam yaratmaktaydı.

Bu üç çelişki/çatışma dinamiği/zemini 2013’de AKP’nin devlet olma stratejisine karşı açıkça meydan okuyarak harekete geçti.

2013 büyük Haziran Direnişi, Türkiye’nin tüm kentlerinde milyonların isyanı olarak, AKP’nin düşüş sürecinin startını verdi. Bir ayı aşkın bir süre devam eden ve büyük kentlerin meydanlarının halk tarafından ele geçirildiği, başta işçi ve emekçiler olmak üzere tüm sınıf ve tabakalardan ezilenlerin özgürlük ve insanca yaşama sloganlarıyla ayağa kalktığı ve AKP’ye meydan okuduğu halk direnişi böylece Türkiye ve Kürdistan’da yeni bir devrimci, demokratik mücadele döneminin de başlangıcı oldu. Şehitler ve binlerce yaralı pahasına sürdürülen, Türkiye ve Kürdistan’ı mücadele arenasına dönüştüren Haziran Direnişi, AKP’nin baskı ve terör yoluyla sindirme politikalarının da sınırlarına vardığını gösterdi. Sokaktaki milyonlar karşısında daha da saldırganlaşan AKP rejimi, artık muhalefeti, demokrasiyi vb. şeyleri meclise ve seçim sandığına hapsetme girişimlerinin anlamsızlaştığını gördü ve polis terörünü en azgın biçimleriyle kullandı. Ancak amiyane deyişle, artık “cin şişeden çıktı”. Sokaktaki eylemleriyle direnen milyonlar, tüm topluma ve dünyaya AKP rejiminin meşru dayanaklarının artık iyice zayıfladığını gösterdi. Haziran Direnişi`nin ardından kitle hareketi kısmen geri çekilmiş olsa da, direnişin yarattığı meşruiyet bilinci, AKP’nin yenilebileceği fikri, mücadeleyi kıran kırana sürdürme gereğine olan inanç diri kaldı. Her önemli sorunda devletin güçleriyle her düzeyde karşı karşıya gelişte kitleler Haziran Direnişi`nin anısı ve birikimiyle, meşruluk inancıyla hareket etmeyi sürdürdü. Yeni Haziran’lar kitlelerin umudu ve hedefi olurken, AKP’nin de yaptığı her hesapta korkulu rüyası haline geldi. Artık “ne yapsam kuzu kuzu kabul etmek zorundalar” dönemi bitti.

Büyük Haziran Direnişi ile ağır bir yara alan AKP`nin iç çatışmalarıda hızla derinleşti. AKP yönetiminin zayıfladığını gören ve iktidardaki payının artması için bütün gücünü ortaya koyan ve bunun için herşeyi yapmaya hazır olduğunu gösteren Fetullahçılar, Aralık ayında büyük bir operasyon gerçekleştirdi. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP yönetiminin yolsuzluklarını açık kanıtlarıyla internet üzerinden açıkladı. AKP, böylece kendi içinde de ciddi bir yol ayrımına geldi. Ağır bir darbe aldı. Fetullahçılarla tüm ipler koptu ve “paralel yapıya karşı mücadele” adı altında büyük bir savaş başladı. Böylece AKP’nin iç dinamiklerinin çözülmesi sürecinin de ilk adımı atılmış oldu.

Kürt ulusal demokratik hareketinin 2012’den itibaren gerçekleştirdiği atakları; gerillanın Kuzey Kürdistan’da alan tutması, bir tür kurtarılmış bölgeler yaratması düzeyine ulaşması, AKP`nin Kürt politikasının da iflası anlamına geliyordu. Dahası Suriye politikasının iflasına paralel olarak Rojava’da demokratik özgür bir alanın açılması, PKK’nin bu alanda da büyük bir sıçrama yaratması anlamına geliyordu. Kürt sorunu cephesinde tam bir sıkışma yaşayan AKP, bu sorunu en azından dönemsel olarak uykuya yatırmak ve kendini toparlamak için “barış süreci”ni geliştirdi. Bu aynı zamanda, Kürt özgürlük hareketinin farklı ayakları (İmralı, Kandil, Avrupa, legal siyaset, vb.) arasında çelişkiler, parçalanmalar yaratmak için de bir fırsatlar yaratabilirdi. PKK lideri Öcalan’ın 2013 Newroz’unda yaptığı barış açıklaması ve geri çekilme Kürt özgürlük hareketi açısından ise ikili bir anlama sahipti. Birincisi, Kürt sorununun demokratik çözümü için bir şans daha tanımaktı. Hiç kuşkusuz bu noktada büyük beklentiler yoktu, halen de yok. Ancak şiddetlenen çatışmalar ve AKP’nin PKK’yi yok etme planlarının tümüyle boşa çıkması ve sıkışma, zayıfta olsa barış için bir şans yaratabilirdi. İkincisi ve daha da önemlisi, Rojava’nın kurtarılması ve orada demokratik halkçı bir yönetim zemininin oluşması söz konusuydu. Ve Kürt özgürlük hareketinin bu kazanımı koruyabilmesi ve geliştirebilmesi için hem siyasi ve diplomatik, hem de askeri açıdan bir soluklanmaya ve manevra alanına ihtiyacı bulunuyordu. İran’la yapılan ateşkesten sonra, TC ile girilen “barış süreci” bu fırsatı verebilirdi. Güçlerin Rojava’ya aktarılması, bu alana odaklanma açısından bu süreç önemli bir rol oynayacaktı. 2013 Newroz’undan bu yana süren “barış süreci” de iki yıl içinde kendi sınırlarına geldi dayandı. Özellikle Kobane direnişi, AKP’nin ve bir bütün olarak TC oligarşisinin esas olarak barış derdi olmadığını, her fırsatta Kürt özgürlük hareketini boğmaya çalıştığını gösterdi. Rojava direndi ve TC’nin kimi zaman açıktan kendi güçleriyle, kimi zaman KDP eliyle ve esas olarak ta Suriye’deki dinci faşist IŞİD ve El Nusra gibi güçler aracılığıyla yaptığı yok etme girişimlerini boşa çıkardı. Dahası 6-8 Ekim’de Kobaneyle dayanışma amacıyla gelişen halk isyanı, AKP’nin ve Türkiye oligarşisinin bütün planlarını bozdu. Kürt özgürlük hareketi bu süreçte büyük Haziran Direnişi ile buluşamamanın yarattığı eksikliği önemli ölçüde giderdi. HDP güçlendi. “Barış süreci” ile Kürt özgürlük hareketini pasifize etmeyi uman AKP ve Türkiye oligarşisi, tam tersine bu süreçte Kürt özgürlük hareketinin hem Kürdistan’da, hem de Türkiye’de meşruiyetinin büyümesi ile yüz yüze kaldı.

AKP, uluslararası arenada da kendisine biçilen rolün dışına çıktığı, bunu zorladığı ölçüde, emperyalistlerin ona verdiği krediler azaldı ve artık tükendi. Ortadoğu politikasında bölgesel başat güç olma, hatta emperyalistlerin hegamonya alanlarına sızma, “Yeni Osmanlıcılık” vb. politikaları hem Mısır ve Tunus’ta, hem de Suriye’de tek kelimeyle duvara tosladı. Halkların direnişi AKP’yi Ortadoğu’da politik olarak El Nusra, IŞİD gibi vahşi faşist örgütlere muhtaç hale getirdi ve son olarak da, Yemen`i işgal etme çabalarında görüldüğü üzere, Suudi Arabistan’ın kucağına düşürdü. ABD ve AB emperyalistleri açısından artık güvenilmez ve zamanını doldurmuş bir müttefike dönüştü. Emperyalist tekeller AKP ile işlerinin bittiğini kimi zaman açık, kimi zaman örtük olarak kendilerinin sözcüsü konumundaki, The Economist vb. yayınlar üzerinden ifade ediyorlar.

Bütün bu gelişmelere bağlı olarak, Türkiye ekonomisinin de çivileri çıkıyor. Yeni ve şiddetli bir ekonomik krizin kapıda olduğu, bütün kriz dinamiklerinin giderek daha hızlı işlemeye başladığı artık genel bir kabul görüyor. Ekonomideki büyüme düşüyor. Kilit yağma sektörü olan inşaat alanında küçülme devam ediyor. Döviz fiyatları yükseliyor. Döviz rezervleri azalıyor. Faizler düşmüyor. Dış borçlarda alarm zilleri çalıyor. Türkiye’nin kredi notlama kuruluşlarındaki pozisyonu 2011’e göre ciddi bir gerileme yaşıyor. Bu durum, oligarşinin AKP’ye destek veren kesimlerinde ciddi sarsıntılara yol açıyor. Anadolu`daki kimi büyük sermaye kesimleri yeni arayışlar içinde. İşsizlik oranları artıyor ve işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki hoşnutsuzluk büyüyor.

AKP’nin 2011 seçimlerinden sonraki şaşalı görüntüsü artık hayal oldu. İktidarda olmasına rağmen, iktidarı artık kırık döküktür. Ve tablo öyle bir hale gelmiştir ki; iktidarı kaybetmek, onlar için her şeyi kaybetmek anlamına geliyor. Yaptıkları yolsuzluk ve hukuksuzluklar, TC gibi bir devlet için bile normalin çok ötesindedir. Bu nedenle, iktidarı kaybetmek aslında onlar için hapishane ile eş anlamlıdır. Ne pahasına olursa olsun, koltuğu korumaları gerekiyor. Bunun için bir iç savaş da dahil herşeyi yapmaya hazırlar. Son bir yıldır yaptıkları kimi manevralarla bu durumu toparlamaya ve şiddetli bir mücadeleye hazırlanmaya çalışmaktadırlar.

Fetullahçılarla girdikleri savaşın yarattığı boşluğu, eski düşmanları Ergenekoncularla doldurmaya çalışmaktadır. Birkaç yıl önce müebbet hapis cezaları isteyerek yargıladığı ve cezalar yağdırdığı darbecilere muhtaç hale gelmiştir. Doğu Perçinek gibi bir siyaset maymununu bile yanına alma ihtiyacı duymuştur.

Yeni güvenlik paketi ile bir iç savaş olasılığına hazırlanıyor. Yeni güvenlik paketi,Ordu ve Ergenekoncularla yaptığı uzlaşma ile birlikte anlam kazanıyor. Bu, halka karşı savaş hazırlığıdır. Savaş hazırlığı, AKP’nin devlet olma stratejisini artık seçimler yoluyla uygulama şansının olmadığını görmesiyle doğrudan bağlantılıdır.

Hızla yaklaşmakta olan ve bir yanıyla AKP’den artık kurtulmak gerektiğine inanan emperyalist güçler tarafında da hazırlanan ekonomik kriz karşısında, AKP ve Tayyip adeta panik yaşıyor. Tayyip ile Merkez Bankası arasındaki çatışma, bu paniğin en görünen yüzü oldu. AKP, sürekli bir sıcak dış para girişine ihtiyaç duyan bağımlı ekonomiyi, düşe kalka da olsa ayakta tutmak için Ortadoğu’unun petrol ekonomilerine daha çok avuç açıyor. Son bir ayda Türkiye ekonomisine giren, kaynağı belirsiz (!) 4 milyar doların esas olarak bu ekonomilerden geldiği biliniyor. Bu tür pansuman tedavilerinin çare olamayacağı açık olsa da, bu alanda AKP için başkaca bir kaynak bulunmuyor.

Dış siyasette de, “Yeni Osmanlı” hayali zorunlu olarak geriye çekiliyor. Suudi Arabistan ve Körfez emirliklerinin mali desteğine muhtaç olan AKP, Yemen krizi ile birlikte oluşan Suudi Arabistan, Katar ve Mısır eksenli Sunni bloğa kıyısından dahil olmuş durumda. Ortadoğu’ya öncülük iddiaları Suudi Arabistan’ın dolarlarına takılı kalmış durumda. Hiç kuşkusuz buradan özellikle Rojava ve Suriye’ye dönük bir saldırı planı çıkartılmaya çalışılacağı, böylece yeniden sahnenin önünde yer almaya çalışılacağı açıktır. Ancak bu toparlamalar artık Sunnilerin öncülüğü, vb. iddiaların çok uzağındadır.

Ve AKP asıl hamleyi, başkanlık sistemi ve bunu meşrulaştıracak yeni anayasa ile yapmayı hedefliyor. Tek kurtuluş yolu olarak, Tayyip’in öne çıkacağı ve kazanmasını umdukları bir başkanlık seçimi ve sistemini görüyorlar. Tasarladıkları başkanlık tüm yetkilerin tek kişide toplandığı, dolayısıyla parlamentonun ve diğer burjuva denetim mekanizmalarının, partilerinin rolünün tümüyle sıfırlanacağı, her türlü muhalefete karşı en acımasız bastırma yöntemlerinin uygulanabileceği bir sistem. Bu aynı zamanda, AKP’nin devlet olma sevdasının da doruğu olacak.

Bu nedenle, 7 Haziran seçimleri; AKP ve tüm burjuva partileri açısından, aynı zamanda tüm devrimci ve demokratik güçler açısından da oldukça kritik bir seçim. AKP ve burjuva partileri açısından bir tür “varolma, varlığını koruma” seçimi. Devrimci ve demokratik güçler açısından ise demokratik mevzileri koruma ve ileriye sıçramak için basamaklar oluşturma seçimi.

CHP, MHP ve Burjuva Siyasetinin Diğer Aktörleri

Burjuva siyasetinin AKP dışındaki diğer aktörleri, AKP iktidarı öncesi burjuva siyaset zemininin restorasyonu dışında, özgün bir politik hedef oluşturmaktan tümüyle uzaklar.

CHP`nin, burjuva anlamda da olsa demokratik bir Türkiye yaratma konusunda hiç bir fikri ve hedefi bulunmuyor. İçindeki açık milliyetçi faşist unsurların ayrılması ile birlikte sosyal-demokrat bir çizgiye yaklaştığı izlenimi yaratsa da, açık ve somut bir demokratikleşme çizgisi yoktur. Son dört yıl içinde CHP, bütünlüklü bir demokratik çizgi geliştirmekten uzak, dağınık, bölük pörçük, iddiasız bir parti oldu. Dahası, Kemal Derviş gibi bir IMF tahsilatçısını, seçimleri kazanmaları halinde başbakan yardımcısı olarak atayacağını açıklaması, vb. aslında TÜSİAD çizgisinde olduğunu, 2002 öncesi dönemin makyajlanmış bir halini istediğini apaçık ortaya koyuyor. CHP’nin bugünkü konumuyla, AKP karşısında sistem içi bir alternatif olmaktan uzak olduğu açıktır.

MHP’nin Kürt özgürlük hareketinin, devrimci hareketin bastırılması dışında tek bir politikası bulunmuyor. Hiç bir zamanda olmadı. MHP, Kürt özgürlük hareketinin kazanımlarından rahatsızlık duyan gerici kesimlerin en geniş bölümünü kendi etrafında toplama çabası dışında, 4 yıl boyunca tek bir politika geliştirmedi. MHP’nin sistem açısından bir iktidar seçeneği olmadığı açıktır. Gerici- faşist kesimlerin, işçi ve halk hareketlerine karşı mobileze edilmesi ve çeşitli hükümet kombinasyonlarında denge sağlanmasında rol oynayan faşist bir partidir. Önümüzdeki dönemde de ancak bu kadarlık bir rolü olacaktır.

Diğer düzen partileri olarak SP, DP, BBP ise, esas olarak siyasal varlıklarını sürdürme çabası içindedirler. Herhangi bir politik seçenek oluşturma konumunda değildirler.

Halkçı ve Demokratik Seçenek; HDP

2013’den bu yana Türkiye’deki çarpık kapitalist sistemin krizi hızla derinleşmektedir. Düzen karşısında tek seçeneğin devrimci ve demokratik güçler olduğu da açıktır. Ancak Türkiye devrimci ve demokratik güçleri açısından bakıldığında hiç bir düzeyde büyük bir toplumsal direniş gücü yaratılamadığı da aynı ölçüde açıktır. Büyük Haziran Direnişi`nin ortaya çıkardığı muazzam toplumsal mücadele dinamiklerine, Ortadoğu’nun tümünün içine çekildiği büyük işgal ve iç savaşlar, altüst oluşlar tablosuna ve bunun sunduğu mücadele olanaklarına rağmen öncü bir devrimci ve demokratik güç ortaya çıkarılmış değildir.

Bu tablo içinde, demokratik, halkçı temelde mevziler kazanan, toplumsal tabanını büyüten ve sadece Türkiye ve Kürdistan’da değil, tüm Ortadoğu’da önemli bir siyasal aktör haline gelebilen yegane güç Kürt ulusal demokratik hareketi olmuştur.

Kürt hareketinin HDP üzerinden Türkiye’de geliştirdiği ortak cephe çalışması, kapsadığı geniş kesimlerle özellikle son bir yıl içinde, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki en önemli halkçı ve demokratik mevzi durumundadır.

Seçimlerde Devrimci Tutum

Hiç kuşkusuz, devrimci sosyalistler açısından, kapitalist sistem içinde seçimlerin işçiler, emekçiler ve tüm ezilenler için köklü bir çözüm olamayacağı açıktır. Çözüm, kapitalist sistemin tümüyle ortadan kaldırılması demokratik halk iktidarının kurulmasıyla mümkündür.

Öte yandan, burjuva seçim süreçleri devrimci ve demokratik güçlerin daha geniş kesimlere ulaşması ve mevziler kazanması açısından da önemli fırsatlar sunar.

Seçimler karşısındaki pratik taktik tutum bağlamında bugün asıl önemli noktalar şunlardır;

  • AKP’yi ve oligarşiyi, onun arkasında saflaşan kesimlerini teşhir etmek, her cephede geriletmek,
  • Büyük Haziran Direnişi ve 6-8 Ekim isyanlarında ortaya çıkan Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın (ki buna Rojava’yı da eklemek gerek) devrimci, demokratik dinamiklerini birleştirmek ve mümkün olan en geniş kesimleri bir araya getirmek,
  • Büyük bir işgal ve iç savaşlar alanına dönüşmüş olan bölgemiz Ortadoğu’daki süreçler karşısında birleşik devrimci, demokratik bir direniş tutumuyla yer alabilmek ve bu savaşların Türkiye ve Kuzey Kürdistan’a sıçraması durumunda ortak mevziler yaratabilmek için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Lafı dolandırmadan ifade etmek gerekiyor; her üç noktada da bugün açısından devrimci sosyalist bir alternatif bulunmuyor.

Öte yandan, asgari düzeyde de olsa, halkçı demokratik bir seçenek olarak HDP, yukarıdaki her üç noktada devrimci ve demokratik güçlerin seçim birliği açısından yegane alternatifi oluşturuyor. Bunu ifade ederken şu noktaları unutuyor değiliz; HDP sosyalizm iddiası olan, devrim iddiası olan bir parti değildir. Böyle bir iddiası da yoktur. Halkçı demokratik bir programa ve siyasal iddialara sahiptir. Bunun yanı sıra, Kürt ulusal demokratik hareketi tarafından domine edilmiştir. Bunun anlamı, uzun vadede Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki mücadelelerin farklı gündemlerinin yükü altında kalacağıdır. Fakat bu, mevcut koşullar altında seçim sürecinde işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin halkçı demokratik birliğinin HDP saflarında sağlanabildiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Seçim sürecinde HDP’nin desteklenmesi, seçim çalışmalarının ortağı olunması, AKP’nin geriletilmesi, devrimci ve demokratik güçlerin en geniş kesiminin mücadele birliğinin sağlanmasında mesafe alınması ve Ortadoğu`yu cehenneme çevirmeye çalışan emperyalistler ve yerli işbirlikçilere karşı, ortak bir demokratik halkçı duruşun gösterilmesi açısından önemli ve gereklidir. HDP’nin yüzde on barajını aşması, AKP’nin hem parlamentoda gerilemesi, hem oy oranının gerilemesi ve kaçınılmaz olarak yaptığı bütün hesapların bozulması anlamına gelecektir. Dahası bu durum, tüm devrimci ve demokratik güçler açısından önemli bir moral kazanımı olacağı gibi, seçim sonrasında gelişecek daha büyük mücadeleler içinde önemli bir mevzi kazanımı olacaktır.

Seçimleri boykot tutumunun veya ne anlama geldiği belli olmayan ortacı tutumların, bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki devrimci ve demokratik güçleri ileriye taşıma ve siyasete etkin biçimde müdahale etmek açısından pratik bir değerinin olmadığı açıktır.

Devrimci sosyalistler, seçim sürecinde HDP ile omuz omuza bir yandan devrim ve sosyalizm propagandası ve çalışması yaparken, öte yandan ortak paydaların da mücadelesini yürütecektir.

 

EÖC – EMEK VE ÖZGÜRLÜK CEPHESİ