EMEK VE ÖZGÜRLÜK CEPHESİ AVRUPA İNİSİYATİFİ
Basından Seçtiklerimiz

Ayşe Hür

Olayların kronolojisi “20/21 Mart 1937’de 33 askerimiz şehit edilince Dersim’e harekat yapıldı” yalanını açığa çıkarıyor

Dersim’in önemli kanaat önderi Seyit Rıza ve altı arkadaşının idamının 77. yıldönümünün yaklaştığı bu günlerde, bazısı samimi, bazısı suret-i haktan görünmek için, bazısı da siyasi saiklerle Dersim tartışmaları yapılıyor. Bunlardan birinde, 12 Kasım 2014 gecesi, CnnTürk’te Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında, konuklardan MHP Milletvekili Yusuf Halaçoğlu Dersim katliamlarının ne kadar haklı olduğunu anlatmak için “1937’de durup dururken başlamayan, 33 askeri katlederken Singeç köprüsünün korumasındakileri katlederek başlayan, tıpkı Eruh gibi, ses çıkarmayacak mısınız devlet olarak? Yani 9. seyyar jandarma taburuna yapılan saldırılarda kaç askerin öldürüldüğünü, bu olay başlamadan söylemeyecek misiniz, bu katliam değil mi?”

Diğer konuklar bu sözlere itiraz etmeyince, Ahmet Hakan bir kaç kez bu ifadeleri tekrarlayarak tartışmayı ateşlemeyi denedi: “Evet, 33 erimizi öldürmüşler, müdahale etmesin mi devlet?” Programı kaç kişi izliyordu bilmiyorum ama dinleyenlerin büyük bir bölümünün “tabii ya, devletimiz Dersimlileri tepelemekte haklıymış…” dediğini tahmin ediyorum. Ne de olsa araya bir de Eruh lafı sıkıştırılmıştı.

Bunları dinlerken internette yaptığım kısa bir taramadan sonra, ulusalcı çevrelerin idolü Yılmaz Özdil’in şu ifadelerine rastladım: “Sene 1937… Mustafa Kemal, başbakan Celal Bayar’la birlikte Tunceli’ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü’nün açılışını yapacaktı. Köprünün ucunda karakol vardı. Basıldı. 33 asker şehit edildi. Peşinden…Telefon hatları kesildi, pusular kuruldu, Mazgirt Köprüsü havaya uçuruldu, jandarma taburu vuruldu, 56 asker daha şehit oldu. Film koptu.” (Hürriyet, 24 Kasım 2011)

Gördüğünüz gibi, neredeyse Yusuf Halaçoğlu ile aynı şeyleri söylüyordu Yılmaz Özdil. Yusuf Halaçoğlu gibi kelli felli bir tarih profesörünün kaynağı tarihle hiç ilgisi olmayan bir gazeteci olamayacağına göre ikisinin de yararlandığı bir başka kaynak olmalıydı değil mi? Aklıma o dönemin Malatya Emniyet Müdürü, ileriki yılların Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in anıları geldi. Baktım şöyle yazıyordu: “Yıl 1937. Şükrü Sökmensüer, Atatürk döneminin ünlü Emniyet Genel Müdürlerinden. Bir gün beni çağırdı. ‘Atatürk, Diyarbakır’da Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek’ dedi. O tarihte Seyit Rıza, Dersim’in lideri. Aynı zamanda kendisi Peygamber sülalesinden geliyor. Seyit Rıza’nın bir de dini kimliği var. Fırat, Şeytan Köprüsü başında bir karakol var. Bu köprüye Seyit Rıza ve birkaç destekçi ağalardan oluşan tayfaları köprüye bir baskın düzenliyorlar. Baskında karakol yakılıyor ve 33 asker şehit ediliyor. İşte bu olay Dersim İsyanı’nın başlamasıdır.”

Gerçi Yılmaz Özdil’in, Çağlayangil’in kitabını okumadığı, ondan yapılan alıntıları okuduğu anlaşılıyor çünkü Fırat, Murat olmuş, Şeytan Köprüsü, Singeç Köprüsü olmuş. İfadeler de aynen değil. Ama sabit olan bir şey var 33 askerin şehit edilmesi. Zaten esas mesele de bu sayı.

Seyit Rıza

Çağlayangil’in anılarını Tanju Cılızoğlu 1980’lerde kaleme almış, kitabın ilk baskısı 1990 yılında yapılmış. Anılar değerlidir, nitekim Dersim’de mağaralara doldurulan Dersimlilerin “fareler gibi” (deyim Çağlayangil’in) gazlarla boğularak öldürüldüğünü Çağlayangil’in bir röportajından öğrendik. Seyit Rıza’nın ve arkadaşlarının nasıl hukuk dışı yollarda idama mahkum edildiğini ondan öğrendik. Seyit Rıza’nın son sözlerini o anlattı bize. (“1937-1938’de Dersim’de neler oldu?” yazıyı okumak için tıklayın)

Ama Çağlayangil bu hatırasında yanılıyor. Ya da Seyit Rıza’nın asılmasındaki dramatik rolü yüzünden, Dersim harekatını meşrulaştırma ihtiyacı içinde yalan söylüyor. Bir kere Çağlayangil-Özdil-Halaçoğlu üçlüsünün sözünü ettiği Singeç Köprüsü, Diyarbakır’da değil, Pertek ile Hozat arasında. Çağlayangil’in dediği gibi Fırat nehri üzerinde değil, Özdil’in dediği gibi Murat Nehri üzerinde değil, Murat suyuna bağlanan Hozat çayı üzerinde. Ama daha da önemlisi, köprü Dersim’deki I. Harekat bittikten ve Seyit Rıza idam edildikten iki gün sonra 17 Kasım 1937’de Atatürk tarafından açılmış beton bir köprü. İnanmazsanız dönemin Tan gazetesinden aldığım şu anlatıları okuyun:

“Dersim Şakilerinin Akıbeti: Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)”

“Cumhurreisi Dün Elaziz’de Karşılandı: Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (…) 

 

Mustafa Kemal Atatürk ve Sabiha Gökçen (17 Kasım 1937, Pertek Halkevi’nin önünde)

Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.

Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular….” (Tan, 18 Kasım 1937)

GENELKURMAY’A GÖRE 21 MART’TA NE OLDU?

Gördüğünüz gibi köprüyle ilgili anlatılar birbirine girmiş. Ama esas, 33 askerin öldürülmesi hikayesi tamamen uydurma. Çünkü Dersim harekâtlarını en ince ayrıntısıyla anlatan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar adlı kitapta buna dair tek bilgi yok. Genelkurmay yayını olan kitapta Dersim harekâtının başlangıcını şu cümlelerle anlatıyor: “İlk Olay: Pah bucağı ile Kahmut bucağını birbiren bağlayan Harçik (Darboğaz) deresi üzerindeki tahta köprünün 20/21 Mart 1937 gecesi saat 23 00 sıralarında Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon hattının tahrip edilmesiyle başladı.” (s.171) “26/27 Mart 1937 gecesi: Sin karakolu ile bucak arasındaki telefon irtibatının kesilmesi ve aynı gece aat 21.00 sıralarında bucak merkezine kimlikleri bilinmeyen şahısların ateş baskını yapması olayı üzerine 4 üncü Genel Müfettişlik durumu bir raporla üst makamlara bildirmekle beraber yapılması kararlaştırılan Tunceli harekatı üzerindeki görüşünü de açıklamıştı. 4 üncü Genel Müfettişliğe göre hükümet 500 jandarma ile bir uçak bölüğünü bu işe ayırmalı, 17. tümeni kuvvetlendirmeliydi.” (s. 172)

Dikkat ettiyseniz Genelkurmay’ın anlatısında köprü ve telgraf direği yakma var, ‘ateş baskını’ var ama tek bir ölümden bile söz edilmiyor. Öte yandan, Genelkurmay belgesinde adı verilen Pah köprüsü devletin değil, Dersimlilerin kendi ulaşımları için Harçik üzerinde yaptırdıkları ahşap bir köprü. Dolayısıyla Dersimliler devletin köprüsünü değil kendilerinin yaptığı tahta köprüyü yıkmışlar. Nedeni de devlet güçlerinin kendilerine yanaşmasını engellemek.

Hadi işi gücü sansasyonel yazılar yazmak olan Yılmaz Özdil’i bir yana bırakalım, Yusuf Halaçoğlu gibi bir zamanlar Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığını yapmış bir akademisyenin, birincil kaynak olan Genelkurmay kitabına değil de, olaydan 40 sene sonra yazılan ve bilimsel kriterlere uygunluğu açısından sorunlu bir anı kitabına veya daha kötüsü bu kitaptan üretildiği sanılan, suyunun suyu anlatılara dayanarak milyonlarca kişiyi yanıltması normal mi sizce? Bu sıradan bir yanılma-yanıltma olayı sayılabilir mi?

İşin bir diğer vahim yanı, Ahmet Hakan’ın programındaki diğer konukların Yusuf Halaçoğlu’nun yanlış ifadelerini (ki buraya kadar anlattıklarım dışında, iki kere de 1926-1930’da yaşanan Van İsyanı’ndan söz etti. Böyle bir isyan yok, herhalde Ağrı İsyanı demek istiyordu) fark etmemeleri. Bu küçük olay bile Dersim konusunun nasıl ciddiyetsiz biçimde daha doğrusu bilimsel ve etik kriterlere uyulmadan tartışıldığını anlatmaya yeter.

Bu örnek aslında tek değil. Örneğin Dersimlilerin, eşkıyalıkla geçinen, yarı vahşi insanlar olduklarına, Dersimlilerin medeniyete karşı çıktıklarına, Dersimlilerin Cumhuriyetin modernleşme projelerine direndiklerine, Dersimlilerin vergi ve asker vermediklerine, eğitime karşı olduklarına dair anlatıları ele alalım. Her biri hakkında yüzlerce sayfa yazılır ama örnek olsun diye bir kaç paragrafla bunları sırasıyla irdeleyelim.

DERSİMLİLER EŞKIYALIKLA MI GEÇİNİRLER?

Osmanlı dönemindeki belgelerde Dersimdeki 50 kadar aşiretten özellikle altı aşiret için (Hasenan, Abasan, Kureyşan, Hayderan, Demenan, Yusufan aşiretleri) için eşkiya, şaki, sergerde, cahil dağlı, asi gibi ifadeler kullanılmış. Ancak şunu belirtelim ki, Osmanlı belgelerinde Çukurova, Antakya, Maraş, Sivas bölgelerindeki pek çok Türkmen aşiretinden de ‘ekşıya’, ‘şaki’, ‘asi’ diye bahsedilir. Hatta, 1864 yılında Ahmet Cevdet Paşa’nın yönetimindeki Fırka-i İslahiye, sırf bu aşiretleri terbiye etmek, olmazlarsa dağıtmak için kurulmuştu. Ama bugün çoğu kişinin kafasında Türkmenlerle ilgili olumsuz bir imge yoktur değil mi?

Cumhuriyet dönemi belge ve raporlarında ise sanki tüm Dersim aşiretleri eşkıyalıkla iştigal edermiş gibi bir algı oluşturulmuş. Bir an için bu toptancılığı görmezden gelelim ve tüm Dersim halkının çocuklar, kadınlar, yaşlılar da dahil eşkiya, şaki, sergerde, asi olduğunu kabul edelim. Bir düşünün bakalım, niye eşkiyalık yapıyorlardı? İlk olarak Dersim yüzde 80’i tarıma uygun olmayan meşe türü ağaçlarla kaplı dağlık alanlardan oluşur, yılın sekiz ayı kıştır.

Dersim’in dış çeperlerindeki bazı madenler ise hem devletin ilgisizliği hem de eşkıyalıkla iştigal eden aşiretlerin madenlerde çalışanlar rahat vermemesi yüzünden zamanla kapanmış. Ama açık olsalarda bölgeyi doyuracağı şüpheli. Sonuç ağır bir yoksulluk olmuş.

“Eşkıyalığın nedeni fakirlik ve ihtiyaçlardır. (…) Evvela, genel ihtiyaçların giderilmesi lazımdır.” Bu sözler, 1899 yılında Müşir Şakir Paşa tarafından sarfedilmiş. 1903 yılında, Dersim Mutasarrıfı Arif Mardinî Bey de “Dersimlilerin saldırma alışkanlıkları hayat kaygusundan doğmuştur” diye yazmış. 1906 yılında Arif Bey’in halefi Celal Bey de “birkaçı hariç Dersim’deki aşiret ağaları Anadolu’nun diğer bölgelerindeki derebeyleri gibi zengin olmayıp, bu ağaların dahi halk gibi fakirlik ve yokluk içinde (…) Aşiretler, biri hariç yaptıkları tecavüzler dolayısı ile yekdiğerine karşı uyanan emniyetsizlik ve geçimlerini sağlamaya esas olan hayvanlarının muhafaza kaygusu ile silahlanmışlardır. Mal ve can kaygusu devam ettiği müddetçe bu silahlanma devam edecektir” demiş.

Kâzım Karabekir 1908’de bir asker olarak konuyu bir asayiş meselesi gibi görse de raporun bir kısmında “Ekilebilir arazinin yetersizliğinden ötürü ahali diğer yerlerde olduğu gibi kendi ekip biçtikleriyle geçinemediğinden zanaat ve ticarette olmadığından tabiatın bu noksanını hırsızlık ve haydutlukla telafi yoluna gitmiştir. Ürün devşirme eksikliği yüzünden önce hükümete olan vergi borçlarını verememişler ve buna karşı Jandarma takibatında dağlara sığınmışlardır” demiş.

I. Dünya Savaşı yıllarındaki kıtlık, açlık, sefaletin bölgede diğer yerlerden daha şiddetli hissedildiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Nitekim 18 Kasım 1920 tarihinde TBMM kürsüsünde Dersim Milletvekili Hasan Hayri Bey benzer şeyleri söyler: “Malûm-ı âliniz Dersimliler öteden beri aç bir millettir. Çünkü seneyi sekiz ay hariçten mütemadiyen satın almak vesaire suretiyle idare ediyorlar ki maateessüf hırsızlığın ve eşkıyalığın sebebi bu yüzden hâsıl olur. (…) Meselâ bugün Dersim’i ne kadar cezalandırsanız, ne kadar öldürmüş olsanız yine açtır ve idaresizdir. Yine o hırsızlığı yapacaktır. Bunun bütün bütün kökünü mü kesmek lâzım, mektep mi lâzım, idare mi lâzım, ne lâzım? Hükümet vazifesini ifa etsin. Ondan sonra cezaya çarpsın.”

1926 yılında Vali Cemal Bey (Bardakçı) raporunda aynı şeylerden bahseder: “Üç beş kişi hariç, ağalar ve reisler de dahil tüm Dersimliler müthiş bir fakirlik içinde çırpınmaktadır. Gasp ve yağmaların sebebi yaşamak hissi ve endişesidir. (…) Dört yüz seneden beri Dersim’e hükümet nüfuzu girmemiştir. (…) Her Dersimli hayatını, malını muhafaza kaygısı ile silahlanmak mecburiyetinde kalmıştır. (…) Dersimlilere geçinmeleri için iş bulmak lazımdır…”

DERSİM’E DEVLET GİREMEMİŞ MİDİR?

Cemal Bardakçı gibi pek çok kişinin diline pelesenk olmuş “devlet dört yüz sene Dersim’e girememiştir” yargısı da yanlıştır. Dersim’in dağlık coğrafyası bölgeye devletin girişini zorlaştırmıştır ama bu devletin Dersim’e girmediği anlamına gelmez.

1879 yılında oluşturulan ve Osmanlı döneminin sonuna kadar Mamurat’ül-Aziz Vilayeti’ne bağlı olan Dersim Sancağı’nın merkezi Hozat’tır. Kazaları Çemişgezek, Ovacık, Pertek, Sağman, Çarsancak, Kalan, Kuzican (Pülümür), Kızılkilise (Nazmiye), Mazgirt, (1888’den sonra) Pah’tır. Merkezde ve kazalarda diğer vilayetlerdeki her türlü idari mekanizma kurulmuştur.

Peki devlet Dersim’e giremese, devlet şu bilgileri nasıl elde edebilirdi: 1897’de Dersim’in nüfusu 98.712 Müslüman, 210 Rum, 14.757 Ortodoks, 314 Protestan ve 1 Yahudi olmak üzere 113.994 kişidir. (1914’te daha ayrıntılı nüfus bilgileri var ama aktarması zor olduğu için söylemekle yetiniyorum.) Cumhuriyet dönemine geçelim. 1927 Nüfus Sayımı’na göre, Dersim’de 76.290 kişi yaşamaktadır. Bu nüfus ilçe ilçe, cinsiyete ve yaş gruplarına, medeni duruma, inanca, konuşulan dillere, eğitime göre ayrıntılı biçimde tablolanmış. Daha ilginci, 1927’de Dersim’in tüm ilçelerindeki sakatlar (çolak, topal, kör, sağır-dilsiz, kambur ve diğer başlıklarıyla) ayrıntılı biçimde dökülmüş. (Bilgiler Savaş Sertel’in makalesinden.) Veya JUK Dersim’deki gibi her aşiretin kaç kadını, kaç çocuğu, kaç koyunu, kaç keçisi, kaç katırı, kaç merkebi, kaç tavuğu var, her köyde kaç silah, ne kadar cephane var bunları adet adet sayabilir miydi? (s. 83-125)

DERSİMLİLER ASKERLİK YAPMAZLAR MIYDI?

Bakaya ve yoklama kaçağının geçen yıl 650 bine ulaştığı (1 milyona kadar çıktığı oldu geçmiş yıllarda) ülkemizde 80 yıl önce Dersimlilerin askerden kaçması nedense çok garipsenir. Üstelik diğer bölgelerde askerlik yapma oranları hakkında herhangi bir bilgi sahibi olunmadığı halde…. Klasik dönemde devlet genel olarak Kürtleri, özel olarak da Alevi/Kızılbaşları düzenli olarak askere almamış ama Dersim özelinde Çemişkezek ve Hozat beylerinin kumandasındaki birliklere gerektiğinde başvurmuş. Öyle ki 19. yüzyılda 5 bin kişilik bir ordu, sürekli silah altında olmuş. II. Abdülhamit döneminde kurulan Hamidiye Alayları’na Dersimliler Alevi/Kızılbaş diye alınmadılar ancak aşiretlerin ısrarı üzerine Karabalı, Ferhatan, Sarı Saltık, Abasanlı aşiretlerinden dokuz çocuk Hamidiye Aşiret Mektebi’ne kabul edildi. Az da olsa Harbiye ve Mülkiye’de okuyan Dersimli çocuk vardı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Seyit Rıza’nın birlikleri Ruslara karşı Dersim’i savundu diyen anlatılar da var, Ruslarla işbirliği yaptı diyen de var. Bu yüzden bu konuyu geçiyorum. Cumhuriyet dönemine gelince, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın 1932 yılında 100 adet basılan ve sadece ilgilelere dağıtılına gizli raporuna göre (bundan böyle JUK Dersim diyeceğim), 1931’de Ovacık ve Hozat’da askere gitme oranı % 10, Nazımiye’de %25 gibi çok düşük ama Mazkirt’te %60, Pertek ve Çemişkezek’te % 80’ler civarında. (s. 6)

DERSİMLİLER SİYASETE KATILMAZLAR MIYDI?

Dersim’in 1908’de ikinci kez açılan Osmanlı Meclis-i Mebusanındaki temsilcisi Dersimli Lütfi Fikri Bey’di. 1920’de Ankara’da açılan (T)BMM’ye Dersim’i temsilen altı kişi (Abdulhak Tevfik Bey, Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki Bey, Ramiz Bey) katıldı. Bunlardan Diyap Ağa dışındakiler eğitimli kişilerdi. Hasan Hayri Bey, 1920 yılında, meclis kürsüsünde Dersim halkının Cumhuriyet’i nasıl benimsediğini sadeleştirilmiş dille şöyle anlatıyordu: “Dersim şimdiye kadar Hükümetin idaresine karşı sürekli çekingen duruyordu. Bu son mütareke neticesi (…) en kuvvetli oldukları dönemlerde bile hiç bir hükümete boyun eğmeyen Dersim, kongrenin teşekkülü üzerine, kongreyi meşru sayarak doğrudan doğruya himayesine kendisini attı.” (TBMM Zabıtları, Cilt 5, s. 128)

Ancak 1923’teki İkinci Meclis’te ise Dersim’i iki milletvekili temsil eder. Bunun muhtemel nedeni 1921’deki Koçgiri Ayaklanması idi. (“Sene 1921, Koçgiri İsyanı, Alişer ve Zarife”, yazıyı okumak için tıklayın)

Merkez Dersim’le arasına mesafe koyuyordu ama, 1925’te Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu çıktığında, devlete muhalif olduğu söylenen Seyit Rıza başına fötr şapkayı geçirmekte tereddüt etmemişti. 1925’te Şeyh Said’in ayaklanmasına Dersimliler destek vermemişti. 1926’da Koçuşağı Tedip Harekatı sırasında, Seyit Rıza’nın birlikleri bir süre de olsa, devletin yardımcısı olarak katılmıştı. Seyit Rıza’nın devletin şüpheli bakışlarından kurtulmak için Elazığ’da yerleşik hayata geçme önerisi, 1926 yılında Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) döneminde uygun görülmüş, başta Seyit Rıza olmak üzere ağa ve seyitlere arazi ve ev vererek aileleri ile beraber Elazığ’da iskânları sağlanmıştı. Ama 1929’da Cemal Bey, I. Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey ile anlaşamayarak Çorum’a tayin edildiğinde, yerini alan Nizamettin Bey’in ilk işi Cemal Bardakçı’nın başlattığı iskân işlemlerini iptal etmek olmuştu. Bunun üzerine, arazi ve evleri geri alınan Seyit Rıza ve diğer ağa ve seyitler Dersim’deki köylerine geri dönmek zorunda kalmışlardı. Muhtemelen gururları çok kırılmış biçimde… (Seyit Rıza’nın hükümetle uzlaşmaya çalışmasının öyküsünü şu yazımda anlatmıştım: “Seyit Rıza’nın TBMM’ye ve BM’ye mektupları.” (yazıyı okumak için tıklayın)

DERSİMLİLER VERGİ VERMEZLER MİYDİ?

Bugün her 100 liralık gelirin 82,5 lirasının beyan edilmediği güzel ülkemizde, “ama Dersimliler vergi ödemiyorlardı, bu yüzden harekat haklıydı” denmesi gerçekten garip bir durum. Ama işin daha ilginç yanı şu ki, Dersimlilerin devlete vergi vermediği doğru değil! Osmanlı dönemindeki sayılarla kafanızı şişirmek istemiyorum sadece şunu söyleyeceğim: Sadece Dersim değil, zengin Seyhan (Adana) Vilayeti de merkeze vergilerini tam olarak vermezdi.

Cumhuriyet dönemine ilişkin olarak bulduğum sayılar ise, 1939-1946 arasında CHP’nin Bingöl ve Tunceli Milletvekili, 1950-1954 arasında DP’nin Doğu Vilayetlerinden sorumlu parti müfettişi olan Necmettin Sahir Sılan’ın 1943 yılında Doğu Vilayetleri hakkındaki son derece ayrıntılı raporundan. Sılan’a göre 1936 yılında Tunceli iline 148.721 lira vergi tahakkuk ettirilmiş, bunun 138.540 lirası tahsil edilmişti. Tahsil oranı % 93,15’ti. 1937’de bu rakamlar sırasıyla 205.232 lira, 197.048 lira, % 96,01, 1938’de 262.473 lira, 250.425 lira ve % 95.40 oldu. (s. 298). Yani devletin Tunceli’den almayı planladığı verginin neredeyse tamamı tahsil edilmişti. Ama devletin Tunceli’ye yaptığı yatırımların yanında bu verginin düşük olduğunu söylerseniz, onda haklı olabilirsiniz. Ama neylersiniz ki, yukarıda uzun uzun anlatıldığı gibi Tunceli çok fakir bir vilayetti, daha fazlasını almak mümkün değildi.

Öte yandan Türkiye’nin zengin sayılacak bölgelerindeki vilayetlerin durumları daha parlak değildi. Hatta daha kötüydü. Örneğin İsmet İnönü’nün Şark Raporu’ndaki Ordu vilayeti ile ilgili şu ifadelere bakın: “Geçen sene vilayet hususi idaresi yüzde kırkbeş (vergi) tahsil etmiş, belediye de böyle. Dört beş sene evvelki ilbay (vali) köprüleri borçlanmış, ondan sonra gelenler hep bu borcu ileri sürerek vazifeyi bırakmışlar. Yüzde kırkbeş tahsilat ile bütün mekteplerin kapanması lazım gelirdi. Aciz ve fena idare amirlerinin faydasız değil, çok zararlı olduğunu bir daha görmüş oldum.” (s. 52) Bugün kimsenin çıkıp da “Ordu vilayeti vergi vermezdi” şeklinde bir ifade okumuş olduğunuzu sanmıyorum…

DERSİMLİLER EĞİTİME KARŞI MIYDI?

“Halk cahil olduğu için telkine çok müsaittir…” (Tan, 17 Haziran 1937) ,“Domatesi bilmiyorlar, gösteriyorsun ‘ne güzel çiçekmiş’ diyorlar.” (Tan, 3 Temmuz 1937) “Ahali çok cahil olduğu için bu yobaz eşkiya reislerin adeta kölesi gibi yaşamaktadırlar.” (Yeni Köroğlu, 23 Haziran 1937) “Tabii ormanlar, şelaleler, büyük nehir ırmak ve derelerle tezyin edilmiş olan bu muhitin tek günahı, cahil ve cehalet neticesi günahkar insanlarla meskun olmasıdır.” (Cumhuriyet, 27 Haziran 1937)

O günlerin gazetelerinde geçen bu ifadelerde ‘Dersimlilerin cahilliği’ iddia edilmekle kalsa iyi, yazarlar Dersimlilerin adeta cahilliğe müptela olduğunu, hem Osmanlı döneminde, hem de Cumhuriyetin döneminde eğitim almaya direndiklerini iddia ediyorlar. Halbuki İzzettin Çalışlar, Dersim Raporu’nda “Osmanlı döneminde 1891’de 170 talebeli altı medrese, 750 talebeli 9 ilk mektep vardı. 1935’te Tunceli ili kurulduğu zaman il genelinde 18 ilk mektep vardı, talebe sayısı 1412’dir. 1936 yılından itibaren köylerde bile okullar vardır” diyor ilkokulu olan sekiz yerleşim sayıyor.

Evet, bu sayılar çok yetersizdir. Nitekim 1927 Nüfus Sayımı sonuçlarına göre Dersim’de okur yazarlık oranı % 2.89 civarındaydı. Türkiye ortalaması olan % 8,16’nın çok altında bu oran. 1935’te General Alpdoğan’ın idaresi altındaki Tunceli, Elazığ ve Bingöl’de okul çağındaki çocukların okula gitme oranı ise % 12,5’dur. Diğer bölgelere ait rakamları bulamadım. Diyelim ki en düşük oran Tunceli’de olsun. Ama bunun temel nedeni, Dersimlilerin okula karşı oluşları değil devletin ihmalleriydi. İzzettin Çalışlar sekiz okul saymış, bunlara Cumhuriyet döneminde kaç tane eklendiğini bulamadım ama bazı yerlerde ilkokul olduğu ama tek sınıflı olduğu, çok az yerde ortaokul ve lise olduğu, öğretmen açının büyük olduğuna dair bolca anlatı var. Tunceli’nin merkezini oluşturan Mameki’ye bile okul 1940’ta yapılmış. Alpdoğan Paşa’nın Umum Müfettişliğe yazdığı mektuplarda bu sorunu aşmak için merkezden tahsisat istediğini görüyoruz ama eğitime ayrılan tahsisat kışla yapımına ayrılanın yanında devede kulak kalmış.

ÇARE KATLİAM VE SÜRGÜN MÜYDÜ?

Hadi diyelim, asırlardır idarenin tüm sorumluluğunu bir kalemde sildiniz, unuttunuz, tüm suçu bölgenin gariban halkına yıktınız, bu duruma çare diye sunduğunuz şey nedir? Jandarma Umum Kumandanlığı raporuna göre Osmanlı döneminde, ‘tedbir’ olarak akla gelen bölgeye askeri harekat yapmaktır. En önemlileri 1907’da Nes¸et Pas¸a, 1908’de Nes¸et Pas¸a ve Mehmet Pas¸a, 1909’da I·brahim Pas¸a, 1916’da Galatalı S¸evket Bey yönetimindekiler olmak üzere 11 harekatın maliyetini 1936 yılında General Alpdogˆan 8.800.000 lira olarak açıklar. (Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları, s. 145) Bu çok büyük miktarı devlet bölgeye yatırım yapmaya harcasaydı, Cumhuriyet dönemine daha müreffeh bir Dersim devredilebilirdi muhtemelen.

HAREKAT 1926’DAN BERİ PLANLANIYORDU

Şimdi de Cumhuriyet döneminin ‘tedbirlerini’ öğrenelim: Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, 1926’da hükümete sunduğu raporda (sadeleştirilmiş Türkçeyle) şöyle demişti: “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir işlem yapmak ve üzücü ihtimalleri önlemek, memleketin selameti için mutlaka lazımdır (…) Mektep açmak, yol yapmak, refahı temin edecek fabrikalar kurmak (…) özetle yurtlandırma ve medenileştirme yoluyla [bölgeyi] ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir…” dedikten sonra alınacak tedbirleri şöyle sayıyor: Mayıs ve Haziran aylarında bir tarama harekatı düzenleyerek bölgedeki silahları toplamak; Şeyh, bey, ağa namlı kişileri uzak vilayetlere sürmek; Ahaliyi kendine yeter hale getirmek için arazi ve tohumluk vermek, madenleri işleterek halka iş ve para bulmak; Sürülenlerin yerine Türkleri iskan etmek, okullar açarak halkın ‘Türklük his ve terbiyesi’ni almasını sağlamak, bölgeye 25 yıl boyunca ‘mefkureci’ memurlar göndermek suretiyle bölge Kürtlerini Türkleştirmek… (JUK Dersim, s.198-201)

1930’da Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) izlenecek yöntemi şöyle açıklamış: “A) Bütün Dersim’in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B) Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim’den çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.” (JUK Dersim, s. 206.)

Erkânı Harbiye Reisi Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa ise daha açık konuşmuş: “1) Dersimde bugünkü vaziyetin idamesi tehlikelidir. Bu vaziyet Dersimlinin maneviyatını takviye etmektedir. 2) Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetler’in müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. 2) Dersim evvela koloni gibi nazarıitibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.” (JUK Dersim, s. 219)

UYGULAMA 1934’TE BAŞLADI

Ve 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre 3 bölgeye ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. (İlgili yazım: 1934 İskan Kanunu ve Kürtler”, okumak için tıklayın)

Yasaya göre Dersim yasak bölge olarak tanımlandı. Türkçe konuşmayan ve Türk olmayanların, iskâna uygun Türk köylerine serpiştirilere yerleştirilmesi için listeler hazırlandı. 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunçeli (‘Tunç Eli’) İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı. Kanun uyarınca Elazığ, Tunçeli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli 4. Genel Müfettişlik kuruldu. Başına Sakallı Nureddin Paşa’nın damadı Abdullah Alpdoğan Paşa getirildi. Dersim’in Amutka, Kahmut, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Pah gibi stratejik merkezleri bucak yapıldı. Bu bucaklara birer karakol inşaatına başlandı. Elazığ’da bir İstiklal Mahkemesi kuruldu. 1936 yılında, adli kayıtlara geçen 3.700 suçludan silahlarını teslim etmesi istendi, bunlardan 2.000’i silahlarını teslim etti ancak Alpdoğan Paşa bunla tatmin olmadı, tedbirleri artırdı da arttırdı, sonunda Dersim bir açık hava hapishanesine döndü. 

 

Dersim’e atılacak bombayı tutan Sabiha Gökçen

AMAÇ DERSİM’İ HOMOJENLEŞTİRMEKTİ

Olayların kronolojisi, “20/21 Mart 1937’de 33 askerimiz şehit edilince Dersim’e harekat yapıldı” yalanını açığa çıkarmıyor mu sizce? Böyle bile olsa cinayetleri işleyen kişileri cezalandırmak yerine, 2011 yılının Kasım ayında Tayyip Erdoğan’ın bizzat basına gösterdiği Jandarma Umum Kumandanlığı belgesinden bir kez daha teyit edildiği gibi 1938 yılının sonuna kadar on binlerce askerin katıldığı harekâtlarda 13.806 kişinin öldürülmesi, 11.163 kişinin sürülmesi mi gerekiyordu? Veya bir bölge vergi vermiyor, askerden kaçıyor diye kadınıyla, çocuğuyla, yaşlısıyla toptan cezalandırılabilir mi?

HÜKÜMET GÜÇLERİNİN KAYBI NEYDİ?

Bu arada mutlaka merak etmişsinizdir. Hükümet kuvvetlerinin zayiatı nedir diye. Açıklayayım: Başbakan I·no¨nu¨ 17 Eylül 1937 günü Meclis’te yaptıgˆı konus¸mada Pah köprüsü olayı ile Seyit Rıza’nın teslim olduğu 10 Eylül 1937’ye kadar süren I. Dersim Harekâtı’nın bilançosunu şöyle açıklamıştı: “Şimdi size, Tunceli’ndeki vaziyetin bugünkü halini arz etmek isterim. Cumhuriyet’in imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretin ne kadar adamı varsa, bunlar reisleriyle beraber faaliyet imkanından tamamen mahrum bırakılmıştır. (…) Buna göre 1 subay 28 er ve bir bekçi şehit 4 subay 46 er ve bir bekçi de yaralıdır. İsyana iştirak eden zavallılardan zayiat ise 265 maktul ve 20 yaralı 27 kis¸i yakalanmış ve 849 kişi de teslim olmuştur. Bilerek bilmeyerek muhalefet yoluna sapıp kanın şiddetli tedibatına maruz kalmış olarak hayatlarını kaybedenler hakkında da Büyük Millet Meclisinin teessürlerini ve bunun diğer vatandaşlara ibret olmasını temennileri ifade ediyorum.”

Görüldüğü gibi, bu konuşma bile “33 er öldürüldü” iddiasını yalanlamakta.

1938’in Ocak ayında Ovacık ilçesinde asker kaçaklarının izini süren jandarma birliklerine ateş açılması ve yedi jandarmanın öldürülmesi üzerine alındığı ileri sürülen ve 16 Haziran 1938’de başlayıp 16 Eylül 1938’de bitirilen II. Dersim Hârekatı sırasında, 13.806 kişiyi öte dünyaya gönderen hükümet güçleri 104 şehit, 175 yaralı vermiş. (s. 252) Sayılar arasındaki asimetri de ‘isyan mıydı, imha mıydı?’ sorusuna bir cevap aslında.

Bu korkunç katliamın Dersimlilerin devlete tabi olmaması yüzünden değil, tabi olmakla kalmayıp aynı zamanda Kürtlüğünden, Zazalığından, Ermeniliğinden, Aleviliğinden, Dersimliliğinden de vazgeçerek ‘Tek millet, tek dil, tek din” şemsiyesi altında toplanmaya direndikleri için olduğunu hala anlamayanlar varsa, demek ki daha çok yazmamız lazım…

Özet Kaynakça: Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi 1937-1938, Kitap Yayınevi, 2011, Kemal O¨mer Ağar, Tunceli-Dersim Cogˆrafyası, Tu¨rkiye Basımevi, 1940, Alişan Akpınar, Osmanlı Devletinde Aşiret Mektebi, Göçebe Yayınları, 1994, Tanju Cılızoğlu, Kadre Bizi Una Değil Üne İtti, İhsan Sabri Çağlayangil’in Anıları, Güneş Yayınevi, 1990, İzzeddin Çalışlar, Dersim Raporu, İletişim Yayınları, 2010, Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Başkanlığı Genelkurmay Basımevi, 1972, Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010 (Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim raporu bunun içinde), “Doğu Sorunu” Necmeddin Sahir Sılan Raporları, (1939-1953), Derleyenler: Tuba Akekmekçi, Muazzez Pervan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010, Taha Baran, 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim, İletişim Yayınları, 2014. Savaş Sertel, “Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Genel Nüfus Sayımına Göre Dersim Bölgesinde Demografik Yapı”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 24, S.1, s. 269-282, Bedriye Poyraz, “‘Cesaret Et, Hatırla!’: Dersim 1938 Tertelesi”,Ankara U¨niversitesi SBF Dergisi, Cilt 68, No. 3, 2013, s. 63-9. Ayrıca benim şu yazılarıma bakılabilir: “Dersimi bombalayan Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mı?” (okumak izin tıklayın), “Avar ne olur kızımı götürme!” (okumak için tıklayın)

Kaynak: radikal.com.tr

M. ENDER ÖNDEŞ

1850 yılında Allan Pinkerton tarafından kurulan Pinkerton Ulusal Dedektif Ajansı, ABD işçi sınıfının baş belası olarak tarihe geçen ilk kontra örgütlerdendir. Güvenlikten özel askeri görevlere kadar her türlü işe bulaşan Pinkertonlar bir ara ABD Ordusu’ndan daha çok silahlı elemana sahip olmuş, 19.yüzyıldaki işçi eylemleri sırasında işçi önderlerinin öldürülmesinden grev kırıcılığına kadar bütün pis işlerin içinde olmuşlardır. 1892’deki Homestead Grevi katliamı, 1 Mayıs katliamı gibi kanlı işler hep onlarındır.

***

Soma’da ne oluyor peki? Yırca köyündeki zeytinlikler meselesini kastediyorum, kim gecenin bir vaktinde çadırları basıp köylüleri yerlerde sürüklüyor, kelepçeleyip barakalara tıkıyor?

Cevap: Köylüler!

Yanlış bir cevap değil bu. Evet, köylüler yapıyor bütün bunları… Şirketin çetesi olarak görev yapan özel güvenlik şirketi, o çam yarması gibi elemanları Uruguay’dan filan getirmiyor. Hepsi de Soma’nın, Kınık ya da Bergama’nın köylüleri. Hepsi zeytin ağacını bilir, hepsi az çok toprağa karışmış adamlardır. Ama gel gör ki, işsizlik, çaresizlik derken bir de bakıyoruz ki eski çiftçi-taze fedai birtakım adamlar, anneleri yaşındaki kadınları itip kakıyorlar, adam kaçırıp kelepçeliyorlar…

Yalnızca orada mı? Özal’ın biraz da eski polis müdürlerine kıyak yapmak için “keşfedip” başımıza bela ettiği özel güvenlik şu anda 460 bine varan koca bir ordu haline geldi ve neredeyse TSK’yı solladı. Ne yapıyor bu insanlar peki? Ne üretiyorlar? Su, ekmek, süt, ayakkabı… Yo, ne gezer? “Ürettikleri” tek şey, güvenlik! Peki, kimin ihtiyacı var buna? Evinde oturan vatandaşın böyle bir ihtiyacı var mı örneğin? Neden olsun ki? Zaten hırsızlar evimize canları istedikleri zaman girebiliyorlar; örneğin benim evime üç kere girdiler, yani o konuda bir sıkıntı yok. Polis teşkilatının yarısı devrimcileri, öbür yarısı da diğer polisleri avlıyor; herkes çok meşgul!

Peki, özel güvenlik neden ve kime lazım? Mesela üniversite rektörlerine lazım… Stant açan, halay çeken öğrencileri dövmek onların işi! Belediyelere lazım, metro koridorlarında çocukları pataklamak onların işi. Patronlara lazım, taşeron düzenini protesto için direniş yapan işçilere saldırmak yine onların işi.

Kim bunlar ama? Nerede otururlar, ne yerler ne içerler? Açın forum sitelerini, bir dokunup bin ah işitin! Ücret, mesai, iş güvencesi… Tam bir rezalet! Sabahtan akşama ağlaşıp duruyorlar. Çoğu eski polis amirleri ve Kürdistan sicilli subaylardan oluşan yöneticileri onları insan yerine bile koymuyor! Yoksullardan yaratılan ve yine yoksullara saldırtılan bir insan topluluğu. Bir yanda Soma’nın köylüsü Soma’nın köylüsüne saldırıyor, diğer yanda bir başkası aynı mahalleden işçi arkadaşını itip kakıyor, bir diğerine de üniversitelilere saldırı emri veriliyor. Bir dur! Bir aynaya bak! Kimsin sen? Nereden geliyorsun? Hangi mahallenin çamurunda ömür tüketiyorsun? Saldırdığın adama ya da kadına bir bak hele? O kimdir? Nereden geliyor ve neden sabahın ayazında çadırda oturuyor? Üniforma güzel şey, tamam, insan sırmaları takınca kendini mareşal gibi hissediyor ama eve gidip çıkarınca geriye yine üç kuruşun hesabını yapan sefil bir varlık kalmıyor mu?

***

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman “sınıf savaşı” denilen şey, sınıflar arasında cereyan etmez. Yani bir tarafta işçi Mehmet, öbür tarafta da fabrikatör Abdurrahman Bey yoktur. Sınıf savaşı odur ki, bir taraf kendisi savaşır, diğer taraf kendisi için savaşacak kerizler bulur! Bir taraf kendi canını ortaya koyar, diğer taraf başkalarının canını bozuk para gibi harcar! Ya bunun için üç kuruş para verir, ya da başka yollar bulur. Milliyetçilik, dinin sömürülmesi, vatan millet Sakarya, hep bunun için vardır. Hiçbir devrimde barikat başında Rotschild, Rockefeller, Sabancı’ya rastlayamazsınız; savaş her zaman yoksullar ve yine yoksullar arasında sürer. Cephede can veren tek bankacı yoktur, şehitlikler onlar için değildir; onlar yataklarında ölürler.

***

“Güvenlikçi” kardeş, kurban olayım… Salaklığın lüzumu yok! Zeytini sevmeyen, seni hiç sevmez, bunu unutma!

Kaynak: ozgur-gundem.com

M. Ender Öndeş

Başka söz kaldı mı artık söylenecek? Herkes sözünü tüketti. “Güzel öldüler” denilse örneğin, hiç orijinal değil artık; “fıtrat” desen çok eskidi, “kader” çoktan ayaklara düştü…

En tehlikesiz ve en temiz cinayet bu Türkiye’de. İstediğiniz kadar insanı tek seferde öldürebilir kolayca paçanızı kurtarabilirsiniz.

Bir yoklama yapalım isterseniz; basit, kolay ve çok uzak geçmişe gitmeyen sorularla:

– 10 Aralık 2009, Bursa-Mustafa Kemalpaşa…

19 emekçi şu anda nerede? Mezarda!

Bükköy Madencilik sahibi Nurullah Ercan nerede? Evinde!

– 23 Şubat 2010, Balıkesir, Dursunbey, Odaköy maden ocağı…

14 maden işçisi şu anda nerede? Mezarda!

Şentaş Madencilik sahibi Erhan Ortaköylü nerede? Evinde!

– 17 Mayıs 2010, Zonguldak, Karadon maden ocağı…

30 madenci şu anda nerede? Mezarda!

Karadon Müessese Müdürü İsmail Güner ile taşeron firma Yapı-Tek sahibi Halim Köse ve “güzel ölüm” sözünün mucidi Ömer Dinçer nerede? Tabii ki evlerinde!

– 7 Temmuz 2010, Keşan, Küçükdoğanca madeni…

3 maden emekçisi şu anda nerede? Mezarda!

Peki Kale Madencilik Sahibi Zeki Kale’yi mi sordunuz? Elbette evinde!

– 6 Şubat 2011, Afşin Elbistan, Çöllolar sahası…

Söylemeye gerek var mı? Herkes yerli yerinde: 11 emekçi mezarda, Turgay Ciner Üsküdar’daki holding binasının penceresinde!

– 7 Ocak 2013, Zonguldak, Kozlu maden ocağı…

8 maden işçisi şu anda nerede? Mezarda!

Ocaktaki taşeron Star İnşaat’ın sahibi Şafak Sırrı Demirel nerede peki? Hiiç, evinde!

– Ya Soma…

301 işçinin nerede olduğunu biliyoruz değil mi?

Alp Gürkan nerede ama? Hani şu Soma Holding’in patronu? Evinde değil mi? Evet, evinde!

– Ha, Mehmet Torun var bir de: Türkiye’nin en zengin bilmem kaçıncı adamı… O da Çengelköy’deki villasında; 10 inşaat işçisinin gittiği yerde değil yani!

***

Şimdi, 18 can var, yüzlerce metre derinde; öldüler mi kaldılar mı bilmiyoruz… Maden patronu, eski AKP adayı Şahin Uyar, “Kaçanın anası ağlamaz” diyor.

Siz nereye kadar kaçacaksınız peki?

Kaynak: ozgur-gundem.com

Sevinç Koçak

Şu barbarlar çetesi, Kürtlerin kökünü kazısa, yeryüzünde sana daha fazla yaşam alanı mı açılacak sanıyorsun?

İşçi ölümleri, yoksulluk, açlık, sefalet, çevre kirliliği… Bütün bunlara karşı çıkarken bu kadar insanın katledilmesine nasıl seyirci kalabiliyorsun?

Gezi’de her gün “Yalan söylüyorlar!… Penguen medyası!… Yandaş medya!…” diye öfkelendiklerine şimdi neden inanıyorsun?

Sen eline aldığında hak arayışının timsali olan taşlar, Kürtler eline alınca niye düşman oluyor her seferinde? Filistin’de taş atan çocuklar kahramanken, Kürt çocuklara bu öfken niye?

Aklına estikçe kovuyorsun Kürtleri ülkeden. Tapusunu kim verdi sana? Bir tapun varsa, seni kandırmak için seçimlerde kaçak inşaata izin veren belediyeler dağıtmıştır mutlaka. Tepene çöker o inşaat, altında kalırsın, demedi deme.

Kobanê’ye destek verenlere, “Gidin orda savaşın!” diye çemkiriyorsun sürekli. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir haksızlığa karşı çıkmak için orda olmak gerektiğini mi düşünüyorsun? Koşul buysa, demek ki sen hiçbir haksızlığa karşı çıkmıyorsun. Kızma ama, Gazze’ye ne zaman gidiyorsun?

‘Kürtler zaten tembel. Devletimizin Doğu’ya yapmadığı yatırım kalmadı ama sırf bu ülkeye zarar vermek için çalışmadılar hiç. Devletin yaptıklarını da yakıp yıktılar.’ Çalışkan kardeşim, neden tembel Kürtler kendi Doğu’larından senin Batı’na gelip ucuz iş gücünü oluşturuyorlar biliyor musun? Mevsimlik işçi, çocuk işçi, atık kâğıt işçisi, inşaat işçisi… İşçi işte, bildiğin işçi… Oturdukları yerde devlet onları beslerken, neden kalkıp ‘senin’ şehirlerinin en yoksul mahallelerinde yaşıyorlar? Üstelik de şehrin yoksulları tarafından bile dışlanıyorlar, milliyetçi duyguları her kabaranın saldırısına uğruyorlar?

 “Ama hassasiyetler…” Yalnızca senin mi var hassasiyetlerin canım kardeşim? Başkasının yok mu? Yıllardır Kürtlere yapılan baskıların parçası senin hassasiyetlerin. Bayrağı eline alan Kürtlere saldırıyor. Bayrağı eline alan, devlete sırtını yaslamış oluyor.  Bayrağı eline alan kendisini kahraman sanıyor. Şarkılarını dilinden düşürmediğin Ahmet Kaya’yı linç etmeye çalışan hassasiyetleri ne de güzel savunuyorsun.

Che Guevara’ya bayılıyosun. Balya balya sözlerini paylaşıyorsun. Peki Arjantinli Che’nin Kübalı bir gerilla olarak Bolivya dağlarında ne işi vardı diye neden hiç düşünmüyorsun?

Sokakta Kürtçe konuşanlara öfkeli bakışlar fırlatıyorsun. İnandığın Tanrı yarattıysa her dili, her ırkı, her cinsi neden karşı çıkıyorsun? Yok eğer inanmıyorum diyorsan, hangi hakla kendini bir başkasına dayatıyorsun?

“At iziyle it izi” meselesi var bir de. Karışıyormuş sürekli birbirine. Öyle diyorsun. Bunu söyleyerek aslında vaktiyle sokağa çıkmış ya da sokağa çıkanlara alkış tutmuş olsan da, masum cici çocuk olduğunu göstermeye çabalıyorsun. Kürtler bu ülkenin kötü çocukları, kötü arkadaşlıklar kurmadığını ebeveynin olan devlete ispat etmeye çalışıyorsun. Kendini küheylan sanan sen, bu masaldaki kurtların kuyruğundan bir türlü kopamayan kuzusun canım kardeşim, masalın sonunu göremiyorsun.

Aslında senin Kürtlerle bir problemin yok. Ne de olsa; senin Kürt komşuların da oldu, halanın kaynının baldızıgil de Kürt, ayrım yapsanız Kürt gelin almazdınız, sevdiğin Kürt arkadaşların var keşke bütün Kürtler onlar gibi olsa, hatta bu ülkede Kürt cumhurbaşkanı bile…

Ne kadar zavallısın. Kürtlerden nefret eden sen, Türkleşmiş Kürt seviyorsun. Anlaşılmıyor sanıyorsun.

Afrika’daki açlara üzülen, kedi yavruları için barınak arayan, sokağa kuşlar için su bırakan sen, konu Kürtler olduğunda nasıl bu kadar zalim olabiliyorsun? Köle pazarlarında satılan kadınları, sınırdan geçmeye çalışırken vurulan çocukları görmüyor musun? Görüyorsun ve en fenası da bundan tuhaf bir haz alıyorsun.

İnsanlar ölüyor canım kardeşim. İnsanlar, kurşuna diziliyor, başları kesiliyor, kadınlara tecavüz ediliyor, çocuklar katlediliyor… Devlet dairelerindeki türbanı hazmedemeyen sen, Müslümanlık adına yapılan vahşete seyirci kalıyorsun. Sıra hiç sana gelmez sanıyorsun. Mülkiyetçilik ruhuna öyle işlemiş ki, Devleti de senin sanıyorsun.

Kürde niye düşmansın canım kardeşim? Kürdün davası seninle değil ki, sana da zulmedenlerle. Köyünü yakanlarla, dilini konuşturmayanlarla, çocuğunun adına bile karışanlarla. Yani senin de emeğini çalanlarla.  Sana n’oluyor? Polis sana vurduğunda katil de, Kürdü vurduğunda neden kahraman oluyor?

Ama üzülme, iyi insansın sen. Şüphemiz yok bundan.

“şimdi bizi iyi dinle:

düşmanımızsın sen bizim

dikeceğiz seni bir duvarın dibine

ama madem bir sürü iyi yönün var

dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine

iyi tüfeklerden çıkan

iyi kurşunlarla vuracağız seni.

sonra da gömeceğiz

iyi bir kürekle

iyi bir toprağa.” (Brecht)

Bu satırlar yazılırken, Nusaybin sınırında bir çocuk katledildi asker kurşunuyla, Berkin’den 6 yaş küçüktü… Diyarbakır’da bir genç hayatını kaybetti polis kurşunuyla, Ethem’den 2 yaş küçüktü… Esenyurt’ta bir genç sivil faşistlerce öldürüldü, Ali İsmail’den 1 yaş küçüktü… Ve sen bu satırları okurken kim bilir daha kaç kişinin canına kıymış olacak devletinin kanlı elleri. 8 yaşında kalan Beşir Remezan Arif’in annesi dedi ki Otobüs yakıldıysa yenisini alırım, kaldırım taşı söküldüyse yerine koyarım. Şimdi siz de bana çocuğumu geri verin.”Şimdi oturup bankamatiklere ağla sen, canım kardeşim. Çünkü onlar Kürt değil.

Kaynak: Korkatip.com

Celal Başlangıç

Esad yönetimini de, Suriye muhalefetini de, liderini halife ilan eden IŞİD’i de, kendi Kürtlerini en asgari koşullarda bir “açılım süreci”ne razı etmeye çalışan Türkiye’yi de, bölgedeki naylon ve zorba devletleri de, onların efendisi ‘uluslararası toplum’u da rahatsız eden Rojava Kürtlerinin kurduğu yönetim biçimiydi; laik, demokratik, katılımcı, halkın kendi kendini yönettiği; çok dilli, çok kültürlü, bütün dinlerin, mezheplerin ve farklı etnik yapıların barış içersinde bir arada yaşadığı bir modeli gerçekleştirmişlerdi.

Bir havan, obüs ya da top mermisi her an tepemize inebilirdi. Bu yüzden bizi Mürşitpınar sınır kapısına yakın bir binaya almışlardı. Biraz sonra da “Sizin güvenliğiniz için” diyerek değiştireceklerdi bulunduğumuz yeri.

Genç YPG savaşçıları giderek yaklaşan bir kent savaşının telaşlı koşuşturması içindeydiler; “Kobane’ye girecek IŞİD çetelerine sürprizler hazırlıyoruz” diye gülüyorlardı.

Kobane Adalet Divanı ve Kürdistan Demokratik Toplum Hareketi üyesi Ferhan Haceis, sivil kıyafetlerinin üzerine muharebe yeleğini giyip eline kalaşnikofunu alarak düştü önümüze. Bize kenti gezdirecekti.

Erkeğiyle kadınıyla silahlanmış insanların gezindiği, tek tük açık dükkânlardaki insanların bizi görünce zafer işareti yaptığı sokaklarda gezerken Haceis’e ellerinde sağ yakalanmış kaç IŞİD esiri olduğunu sordum.

Öyle ya, kenti yok etmek, bir kent halkını katletmek üzere Kobane’ye saldıran çetenin cellatlarından herhangi birini sağ yakalayınca ne yapıyorlardı? Çünkü ortada bir savaş hali vardı ve karşılarındaki katil sürüsü savaş hukukunun en küçük bir kuralına bile uymuyordu.

“Sayısını veremem” dedi Haceis, “Ama şunu söyleyebilirim ki hemen hemen her ülkeden bir ya da birkaç IŞİD üyesini sağ yakaladık. Bunlar tutuklular ve yargılanıyorlar. Ama ne ceza alırlarsa alsınlar, bizim kantonumuzda da Rojava’nın tümünde de asla idam cezası yok.”

“Asmayıp da besliyorlar yani” diye düşünürken bir adım daha ilerisini anlattı:

“Hukukçulardan bir heyet kurup cezaevinde kalan IŞİD üyelerinin sorunlarını, ihtiyaçlarını saptadık. Bazıları televizyon istedi. İçlerinde Kuran isteyenler de oldu. İhtiyaçlarını karşıladık.”

Bu yaklaşım Suruç’a göçen Kobanelilerin anlattıklarını getirdi aklımıza. IŞİD çetelerinden kaçanlar tanık oldukları vahşetin bin bir türlüsünü anlatırken, kent yönetiminde de görev almış bir kadın biraz da sitemkârdı:

“Bize her türlü zulmü yapıyor IŞİD çeteleri. Bizimkiler de sağ yakaladıklarını yargılamak üzere cezaevine koyuyor. İdam cezası da yok, ölene kadar bakacaksın yani. Hatta bir keresinde yakalanan IŞİD üyesi asayiş görevlilerinin arasında cezaevine götürülürken, üç çocuğu bu çeteler tarafından öldürülmüş bir Kobaneli görür görmez çekti silahını. Bizimkiler neredeyse silahın önüne yattılar bu barbarı korumak için. Öldürülmesine engel olmak istediler. Ama başaramadılar. Yine de çoğu cezaevinde yatıyor. Bizimkiler de günde üç öğün yemek verip bakıyorlar. IŞİD’cilerin bizim cezaevinde yata yata enseleri kalınlaştı.”

‘Öldürdükçe cennete gideceklerini sanıyorlar’

Benzer bir olayı da geçen yıl Erbil’de PYD Lideri Salih Müslüm’le buluştuğumuzda yaşamıştık.

Tam röportaj yaparken cep telefonu çalmış, Müslüm arayan numaraya bakıp “Bu çok önemli, bir dakika bakabilir miyim?” demişti.

Telefonu kapattıktan sonra anlattığına göre, Esad güçleriyle Gziro’da yaşanan çatışmadan sonra rejim güçlerinin elindeki bölge kuşatılmış. Tam 12 gün sürmüş kuşatma. 300 kişiyi kuşatan YPG güçleri bir yandan Esad’ın askerlerine “teslim ol” çağrısı yaparken diğer yandan da bölgedeki Arap nüfusu ikna etmeye çalışmışlar:

“Kardeşim biz bunu yapıyoruz ama biz size karşı değiliz. Sizinle beraber bu yerleri yönetmek için ortak komiteler, meclisler kurabiliriz. Beraber her şeyi yapabiliriz. Ama bu rejim güçlerinin burada kalmaması gerekiyor.”

Bölgedeki Araplar da ikna olup Kürtlerin kalkışmasına katılınca, Esad’ın askerleri sonunda teslim olmuş. İşte gelen telefon da, bu zaferi haber veriyormuş.

Müslüm bu noktada bize diğer Esad muhalifleriyle farklarını anlatmıştı.

“Burada Arapların desteği veya en azından sessiz kalması olmasaydı çatışma çok daha kanlı geçerdi. Hatta biz savaş ve çarpışma taktiklerinde bile değişiğiz. Bizim yerimizde Esad’ın muhalifi diğer Araplar olsaydı ‘Kardeşim gelin teslim olun’ deyip 12 gün beklemezlerdi, katliam uygularlardı. Onlar ‘Bir kişiyi öldürüp cennete gideriz’ diye bakıyorlar.”

Suriyeli muhaliflerle ortak mücadele koşullarını görüşmek üzere birkaç ay önce İstanbul’a gelen Rojava Heyetinde yer alan Halk Meclisi Başkanı Abdrulselam Ahmad, Kürt Sol Partisi Genel Sekreteri Muhammed Muhammed, PYD Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Beşira Derviş ve Rojava Demokrasi Hareketi Diplomasi Sözcüsü Çınar Salih savaş koşullarında bile olsa kurmayı başardıkları “demokratik özerk” yönetiminin ne denli başarılı olduğunu anlatıyordu büyük bir coşkuyla.

İşte Esad yönetimini de, Suriyeli diğer muhalifleri de, liderini halife ilan eden IŞİD’i de, kendi Kürtlerini en asgari koşullarda bir “açılım süreci”ne razı etmeye çalışan Türkiye’nin AK Parti Hükümetini de, bölgedeki naylon ve zorba devletlerin liderlerini de, onların efendisi sömürgeci güçleri de rahatsız eden Rojava Kürtlerinin kurduğu bu yönetim biçimiydi; laik, demokratik, katılımcı, halkın kendi kendini yönettiği; çok dilli, çok kültürlü, bütün dinlerin, mezheplerin ve farklı etnik yapıların barış içersinde bir arada yaşadığı bir modeli gerçekleştirmişlerdi.

Rojava Halk Meclisi Başkanı Abdulselam Ahmad’ın sözleri aslında ülkelerindeki, bölgelerindeki, hatta dünyanın pek çok yerindeki bütün egemenleri korkutacak nitelikteydi.

“Rojava yeni bir tecrübe, yeni bir deneyim olarak halkların kendisini temsil edebildiği, kardeşlik ve barış içinde bir arada yaşayabildiği bir yönetimdir. Yönetim biçimimizin Suriye’ye yayılmasını ve örnek alınmasını istiyoruz.”

Tüm halkların temsil edildiği parlamento

İşte buydu kendi ülkelerindeki, bölgedeki, hatta “uluslararası toplum”u oluşturan egemenleri korkutan. Bugün Rojava’nın üç kantonundan biri olan Kobane’de yaşananları ve dünyanın bu büyük insanlık suçuna göz yummasına neden olan da bu korkuydu.

Zaten Esad muhaliflerinin bile Suriye rejimini bırakıp Rojava’ya saldırmalarının nedeni de buydu. Karşılarında kuracakları yeni Suriye devletinde despotluğu ya da ilan edecekleri halifeliğin tek din, tek mezhep anlayışını kabul etmeyecek, şu anda Ortadoğu’da yeni filizlenen bir büyük laik ve demokratik güç vardı. Bu Esad’dan daha tehlikeliydi kendileri için ve bir an önce yok edilmeliydi.

Ahmad’ın anlattığı sürece bakınca da bu durum tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyordu:

“Suriye mezhepsel bir çatışmanın içine girmiş. Çatışmalarda üçüncü bir yol olarak kendi bölgemizi savaşın dışında tutmaya çalıştık. Birçok alanda rejim güçleriyle çatışmalarımız oldu. Onları kendi öz gücümüzle bölgemizden çıkarabildik. Bölgemizdeki Süryani, Ermeni, Arap, Türkmen ve Kürtlerden oluşan bir yönetim modeli oluşturduk. Bugün kendi kendisini yöneten Afrin, Cezire ve Kobane olmak üzere üç kantonumuz var. Bizim güçlerimiz ilk başlarda bölgemize girmeye çalışan çeşitli silahlı çetelere ve ÖSO’ya karşı durdu. Onların yenilgiye uğratılıp bölgemizden çıkartılmasından sonra bu sefer El Nusra saldırıları başladı. Şimdi de IŞİD. Bölgemizde de facto bir yönetim kurulmuş durumda. Halkın her türlü ihtiyacını karşılayacak kurumlarımız mevcuttur. Cezire bölgesinde Türkmenler, Süryaniler, Çeçenler ve Araplar birlikte yaşıyorlar. Ortak yaşamı düzenleyen bir anayasa ve kanunlarımız oluşturulmuştur. Bu geçici bir yönetimdir. Dört ay sonra yeni yönetim için seçime gidilecek. Yapılacak seçimlerde Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Süryaniler için bir kota belirledik. Cezire Kantonumuzun Meclisi 101 kişiden oluşuyor. Bu mecliste hiçbir halkın yüzde 10’un altında temsil edilmesi kabul edilmeyecek. Parlamentonun tüm halkları ve inançları temsil etmesini istiyoruz.”

İşte IŞİD saldırılarının yoğunlaştığı şu günlerde Rojava Kürtleri yeni anayasaları doğrultusunda geçici yönetimlerin yerine kalıcı yönetimler için seçim yapma sürecindeydiler.

Kürtlerin büyük suçu!

Suriye rejiminin, Esad muhaliflerinin, bölgedeki egemenlerin, onların efendileri “uluslararası toplum”un neredeyse panik derecesinde bir korkuya kapılmasına neden olacak kadar insanca, adil ve özgür bir toplum kurma yolunda çok büyük adımlar atmıştı Rojava Kürtleri.

Yönetimini aldıkları kentlerde köylerde; halk evleri, gençlik, dil, kültür-sanat meclisleri, eğitim, kadın örgütlenmeleri; mahkeme, asayiş ve meslek örgütleri gibi kurumlar oluşturmuşlar.

Süryani-Asurî örgütlenmelerinin, Arap partileri ve aşiretlerinin, Ermeni ve Çeçen yapılanmalarının da bu sürece katılımı sağlanmış. Diğer Kürt partilerinin bir bölümü de bu oluşumda yer almış. Ancak hala sürece katılmayan farklı Kürt partilerinin varlığından da söz etmek gerek.

“Demokratik özerkliğin” bir koşulu olarak “Halk Belediyeleri” için ağırlıklı olarak hukukçuların, mühendislerin ve esnafın katıldığı; Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların, Türkmenlerin, Çeçenlerin de temsil edildiği meclisler oluşturulmuş. Köylerden, sokaklardan, mahallelerden Kanton yönetimlerine kadar katılımcı bir meclis sistemiyle herkesin söz ve karar sahibi olmasının yolları açılmış.

Kadın Akademileri, kadınların evden çıkartılıp eğitim sürecine dâhil edilmesini ve oradan ülke yönetimine katılmasını hedeflemiş. Belki de bugüne kadar güvenlik dışında en yoğun faaliyet alanlarından biri de kadınların eğitimi olmuş ve Rojava Anayasası gereği tüm bölgesel yönetim birimleri için “cinsiyet kotası”nın yüzde 40’ın altında olmaması öngörülmüş. Hatta bu uygulama bazı bölgelerde kadınların yönetime yüzde 45-50 oranında katılımını sağlamış.

İşte bugün IŞİD’in Kobane’ye saldırısıyla somut ifadesini bulan “Kürtlerin büyük günahı” böyle bir sistem oluşturmaları.

Sadece Rojava’nın değil Ortadoğu’nun anayasası

Kürtlerin bölgedeki diğer etnik yapı, din ve mezheplerle birlikte kurmaya başladığı Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri’nin “Rojava Toplumsal Sözleşmesi” başlıklı bir anayasası var.

İşte bu sözleşmenin ilk paragrafı:

“Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için; Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için; kadın haklarına saygılı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için; savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için; bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.”

Meraklısı için T.C. Anayasası’ndan da “giriş” paragrafını aktaralım:

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda…”

Hani Türkiye’yi yönetenler sık sık soruyor ya “Kobane’nin ne alakası var Hakkâri’yle, Diyarbakır’la, Türkiye’yle” diye. Zaten Kobane’nin de bir parçasını oluşturduğu Rojava Toplumsal Sözleşmesi’nin 31. Maddesine bakınca bunun ne kadar yerinde bir soru olduğunu anlıyorsunuz!

“Dini inançların yaşanması hakkı güvence altındadır, dinin siyasete alet edilmesi, din üzerinden karşıtlık ve ayrımcılık yaratılması kabul edilemez.”

El hak doğru! Gerçekten bu anayasa maddesiyle Türkiye’nin ne alakası var!

Aslında Rojava’da kurulmakta olan sistemin ne Esad’ın Suriye’siyle, ne muhaliflerinin kurmak istediğiyle, ne Ortadoğu’daki naylon ve despot devletlerin uygulamalarıyla ne de Türkiye’deki egemenlerin yırtındıkları “tek din, tek mezhep, tek dil, tek ırk” gibi bir “tekleme”yle hiçbir ilgisi yok.

Bu yüzden IŞİD çetesi ve komşu devletler bölgede boy atan “çoğulcu, katılımcı, laik bir demokratikliğe” düşman. Halkların kendi kendilerini yönettikleri bir sistemin “kötü örnek” olarak, kendi ülkelerinde uyguladıkları despotluğu teşhir etmesinden çekiniyorlar. Onların efendisi olan “uluslararası toplum” da böylesi örneklerin artması sonucu kendi egemenlik ve sömürü alanlarının daralmasından korkuyorlar.

İşte Rojava’ya; kantonları Kobane’ye, Cezire’ye, Afrin’e önce Esad rejiminin, sonra Suriyeli muhaliflerin, El Nusra’nın, bugün de IŞİD çetesinin saldırmasının ve bütün dünyanın da burada yaşanan vahşeti ve kapıya dayanan soykırımı seyretmesinin nedeni bu.

Ama Rojava’da kurulmak istenen “yeni bir dünya” sadece Suriye’de ya da bölgede yaşayanların değil, aynı zamanda tüm dünya halklarının, ezilenlerinin de umudu. Bu yüzden IŞİD çeteleri Kobane’yi yakıp yıksa, içinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük soykırımlarından birini yapsa bile insanlık var oldukça sürecek özgür, eşit, adil bir dünya özlemi.

Bugün yaşadığımız ise, insanlık tarihinin hiç de yabana atılamayacak bir kavşağındaki tercih sorunu; Ya Kobane ya barbarlık!

Kaynak: t24.com.tr

Geçtiğimiz ay, sanırım El Cezire’deydi, çocuklarının PKK tarafından dağa kaçırıldığı iddiasıyla eylem yapan ailelerden birinin sözlerini okumuştum. Konuşan kadının kızı tıp fakültesi son sınıf öğrencisiymiş, staj dönemindeyken “Ben Rojava’ya doktorluk yapmaya gidiyorum” diye bir mektup bırakıp gitmiş…

***

BM tarafından yayımlanan 2014 Dünya Uyuşturucu Raporu’na göre, uyuşturucu türleri, her geçen gün daha çok fazlalaşıyor ve yeni maddeler listeye ekleniyor. Raporda, 2012 yılının ortalarında toplam 250 çeşit olan söz konusu uyuşturucuların, 2013’ün aralık ayına gelindiğinde ise toplamda 345 çeşide ulaştığının altı çiziliyor. Bakırköy’de çocuklar için kurulan ÇEMATEM’in şefi Prof. Dr. Ayten Erdoğan da, “Kanda ve idrarda tespit edilemeyen uyuşturucu üretiyorlar. Örneğin kanda tespit edilen sentetik uyuşturucu bulunduğu zaman hemen başka bir türü piyasaya sürüyorlar. Bonzai bir yıl öncesine kadar polisin listesinde yoktu. Emniyet 2013 yılında bunu listeye koydu. Polisin listesinde olmayan yeni sentetik ürünleri piyasaya sürdüler. Fabrikasyon ve ilaç yapar gibi üretiyorlar” diye doğruluyor raporu.

Bonzai de bunlardan biri ama aslında tek bir tür değil. Sentetik kannabinoid olarak bilinen maddenin 400’den fazla alt türevinden söz ediliyor. Türk polisi rapor yazmayı seviyor ya; dizi dizi raporlar var, nerede ne kadar satılıyormuş, fiyatlar hangi semtte ne kadarmış, vs. vs… Mübarekler sanki tribünde futbol yorumcusu! Ama onların raporları da uydurma; çünkü sadece dosyalar üzerinden hazırlanıyor. Örneğin bir bağımlının polis raporunda yer alan sözleri çok ilginç: “Bonzaiden ölümler bonzai olarak kayda girmiyor. Genç yaşta kalp krizinden bu kadar ölüm olmayacağını insanlar bilmiyorlar mı? Nasıl dikkatlerini çekmiyor anlamak mümkün değil.” AMATEM yetkilileri de bunu doğruluyor ve çoğu vakanın kendilerine gelmediğini ve kalp-damar servislerinde kaynayıp gittiğini belirtiyor.

Uyuşturucu denilen meretin tam da kapitalist sisteme uygun bir mekanizması var. Kullanıcı sayısının ve dolayısıyla kazanılan paranın artması için, malın fiyatının herkesin ulaşabileceği kadar düşmesi gerekiyor. Tuzu kuru ve canı tatlı sosyeteye dönük maddeler de var tabii ama o pazarın sınırı belli. Asıl büyük alıcı kitlesi yoksul emekçi semtlerindeki umutsuz çocuklardan oluşuyor ve fiyatı son derece düşük ama sonuçları felaketli maddeler orada satılıyor. Çünkü o çocuklar, artık kendi yaşamlarına hiç değer vermeyecek kadar gelecek hülyasından kopmuş haldeler.

Yalnızca Türkiye değil ki, bütün dünya böyle. Pakistan’daki eroin bağımlılarının sayısı milyonlarla ifade ediliyor artık; Afganistan, Myanmar zaten bu işin tarlası olarak çalışıyor. Uyuşturucunun toplam dünya piyasası 500 milyar dolara kadar ulaşıyor ve düşünün ki dünyada sadece uyuşturucu tedavisi için 35 milyar dolarlık bir kaynak harcanıyor. Muazzam miktarda para, her gün bu piyasada el değiştiriyor ve bu para, iktisatta son derece ahmakça bir biçimde “kara para” olarak tanımlanıyor. Oysa “kara” diye bir şey de yok. Küresel düzlemde her kuruş, nereden kazanılmış olursa olsun, bir biçimde ekonominin içine giriyor ve onun canlandırıcı bir parçası oluyor.

Ne olacak peki? Rakamları alt alta dizip sıralamak kolay. Böyle köşe yazısı yazmak da kolay. Ama ne olacak? Polis mi önleyecek bu felaketi; istemediklerini bal gibi biliyoruz ama önlemeyi hakikaten isteseler ne olur ki? Bombalamayla IŞİD’i yok edeceğini sananların salaklığından ne farkı var bunun? Bu çocukların hayatlarının bir anlamı yoksa, bırakın on-yirmi yılı, yarına ilişkin bir tasavvurları ve beklentileri yoksa, kendilerini yaşamın dışında görüyorlarsa kim onları ağır çekim bir ölümden alıkoyabilir?

***

Üç gün görmesem deli gibi özlüyorum kızımı. Büyük konuşmak da istemem; günün birinde şu tıp fakülteli kız gibi bir mektup bırakırsa arkasında, yaşamını böyle anlamlandırmak isterse, yine de içim yanar herhalde. Ama kızarım da, çok kızarım, bana doğrudan söyleyip alnından öperek uğurlama fırsatı vermediği için…  Farkında değil miyiz artık; sakınan göze düzenin çöpü batıyor ve Rosa’nın “ya barbarlık ya sosyalizm” deyişi, bu ülkede giderek “ya AMATEM ya devrimcilik” şeklinde tezahür ediyor.

M. Ender ÖNDEŞ

16.09.2014

Özgür Gündem

M. Ender ÖNDEŞ

Çocuk romanlarının tartışmasız en iyisi olan “Pal Sokağı Çocukları”nı ilk okuduğumda kaç yaşındaydım bilmiyorum. Ama romanın başlangıcındaki bir bölümün beni çok şaşırttığını hatırlıyorum. Sınıfta Macar tarihi dersi okunurken, Macar Kralı Layos’tan “kahraman” olarak bahsediliyordu. Kendi kendime şöyle demiştim: “Ulan bizim Kanuni bu herifi Mohaç’ta dümdüz etmemiş miydi?”

İnsan sonradan anlıyor; ulus denilen zıkkım böyle bir şey işte: Herkesi kahramanı kendine!

***

Postmodern Ortaçağ’da şu anda 100 milyona yakın insan yerinden yurdundan kopmuş, gurbet ellerde zillet ve eziyet içinde yaşıyor, son 4 yılda sadece Avrupa’ya gitmeye çalışanlardan 23 bini ya öldü ya da kayboldu. Yaşamının son üç yılında iki kere ev taşımış olan ben bile bu basit işlemden bezmişken, geçmişini, geleceğini, kültürünü terk edip can haviyle yollara düşen insanları nasıl anlayabilirim ki?

“Suriyelilerin bu kadar uzun süre kalacağını tahmin etmiyorduk” diyor Antep Valisi. Öyle ya, Padişah bu işi kısa sürede kıvıracak, eski Hariciye Nazırı yani Sadrazamla birlikte Emevi Camii’nde namaz kılacaklar, sonra da bu süprüntüleri evlerine geri postalayacaklardı. Ama olmadı; hesap tutmayınca 3 milyona yakın insan kentlerin sokaklarını doldurdu ve bir kez daha anlaşıldı ki, “mülteci” sadece bir politik safra değil, meğer insanmış! Acıkan, uyuyan, uyanıp yine acıkan, bildiğimiz, bizim gibi insan!

Şimdi utanç verici her şey… Barbar ordularından kellelerini kurtarıp gelen insanlar, kentlerden kovuluyor, ekmeğin küçülmesinden “yabancıları” sorumlu tutmayı adet edinmiş kalabalıklar sokaklarda Suriyeli avlıyor. Fuhuş arttı diyenler yalan söylediklerini billahi de biliyorlar; hırsızlıkta tavan yapan bir ülkede açlık ordularını suçlayanlar da bunun bir ahlaksızlık olduğunun farkındalar; ama hep öyledir işte, Yahudiler çocukları pişirip yer, Aleviler mum söndürür, Ermeniler haindir, Kürtler zaten alçaktır, vs. vs…

Hepsi değil tabii! İsteyen Marx’ı yine sevmesin ama “sınıf” kavramı hâlâ hayatın bir gerçeği; yeni saç ekilmiş kafasıyla ve bir adım geriden onu izleyen çarşaflı aile efradıyla Taksim’de arz-ı endam eden kalantor Araplara bir bakın, dilenen kardeşlerini görünce nasıl da tiksintiyle yüzlerini öte yana çeviriyorlar. Ya da eski kadın cenaze levazımatçısı, yeni Antep  Belediye Başkanı Fatma Şahin’i dinleyin: “Burada sistemin içerisine giren, ekonomik hayatın içerisinde olanlar hedef kitlemiz değil. Onlara hiç karışmayacağız.” Arife tarif ne gerek; son derece açık, “Yoksulları kovacağız” diyor!

Aynı zamanda komedyen! “Kentimizdeki sığınmacılardan bazılarının yakınları üzerine iş yeri açtığını tespit ettik” diyor. Antep’te ve Türkiye’de dükkânların kaçta kaçı kimin üzerine açılır, bunu bilmiyor mu? Biliyor ama stend-up yapıyor; katledilmiş kadınların anısından insan nasıl kurtulabilir ki?

İş oralarda kalmıyor ama. İzmir’in ayakkabı işçileri de dertli. 70’lerde Turgutlu’ya gelen Kürtlerin tuğla fabrikalarında ücretleri düşürmesinden biz de yakınırdık; şimdi nöbeti onlar devralmış; 28 bin işçinin çalıştığı Ayakkabıcılar Sitesi’nde 2-3 bin Suriyeli köleni bulunması tabii ki sıkıntı oluyor. Söyledikleri de kötü şeyler değil ama tehlikeli. Ücretlerinin zaten düşük olduğunu Suriyeliler gelince anlayan işçi, güçlü bir sendikal-siyasal güç yaratarak site kapısını tutup “Arkadaş bundan sonra ister Suriyeli, ister Patagonyalı, herkese şu kadar ücret vereceksin, aksi takdirde buradan tek bir ayakkabı bile çıkmaz” diyemeyince, devlete çağrı yapmak zorunda kalıyor. Anlıyorum bunu, kınamıyorum da ama devlet ne yapacak? Fatma Şahin’in yaptığını! Peki, bu 3 milyon insan, oradan oraya kovula kovula nereye varacak? Herkesin kendinden sonra gelenin ümüğüne çöktüğü bu düzen kime hizmet ediyor? Yarın biraz yerleşse Suriyeliler, “Ulan bu Bangladeşliler nereden çıktı” diyebilir mi? Diyebilir elbette ama nereye kadar?

Artık bunlar bitti, bitiyor. Şimdi, belki Marx’ın da tam öngöremeyeceği bir yoldan milyarlarca insan, diller ve renklerle değil, yoksulluğun karanlık uçurumu ve tiranların parıltılı sarayları arasındaki kanlı çizgiyle birbirinden ayrılıyor. Herkes nerede duracağını artık böyle belirleyecek; başka çare var mı?

Kaynak: ozgur-gundem.com

“Devrimci, Demokratik Kamuoyuna ve Halkımıza;

Halk Cephesi’ni Özeleştiri Vermeye Davet Ediyoruz!

29 Temmuz günü, İstanbul Nurtepe’de başlayan, işçi ve emekçilerin yoğun olarak yaşadığı, devrimci çalışmaların adresi durumundaki diğer emekçi mahallelere yayılan şiddet sarmalı halk içerisindeki sorunların çözümünde benimsenen siyaset ve politika yapma tarzına, örgütsel reflekslere ilişkin daha güçlü bir sorgulayışı, tartışmayı ve tavır almayı zorunlu hale getirmiştir.

Nurtepe’de Halk Cephesi’nin, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın seçim kampanyası için stant açmak isteyen Özgür Demokratik Alevi Derneği üyelerine ve HDP’lilere “stant açamayacaklarını” söylemesiyle, devamında kurulan standın dağıtılıp seçim broşürlerinin yakılmasıyla çatışmaların fitili ateşlenmişti.

Gelişmelere dair tarafların sorumluluğuna ve çatışmaların boyutlanmasındaki rolüne ilişkin bir açıklama yayınlamış, devrimci, yurtsever güçler arasındaki şiddete son verme, ortak düşmana karşı mücadeleyi büyütme çağrısı (Devrimci, Yurtsever Güçler Arasındaki Şiddete Son Verilmeli, Ortak Düşmana Karşı Mücadele Büyütülmelidir! 02. 08. 2014) yaparak sürece bakışımızı ortaya koymuştuk.

Halk Cephesi’nde bir çizgi ve örgütsel refleks haline gelmiş siyaset yasakçılığı, sistematik tarzda, ilerici, devrimci ve yurtsever güçlere yönelik saldırılar bugüne değin defalarca yaşanmıştır. Nurtepe’de yaşanan da bu çizginin bir devamıdır.

Son yaşanan gelişmelerin bilançosu tarafların “yasakçı” ve “intikamcı” yaklaşımlarının sonucu ortaya çıkan atmosfer içinde, yaşanan ölümle ve hayati tehlikesi süren yaralanmalarla ağır olmuş, halk içerisinde güvensizliğe ve moral bozukluğuna yol açmıştır.

Çatışmaların büyümesinde, yurtsever güçlerin (özellikle YDG-H) Halk Cephesi’ne ait kurumlara yönelik misilleme eylemlerinin etkisi olduğu açıktır. Eleştirilerimizin bir yanı da yurtsever güçlere yöneliktir. Ancak bununla birlikte yurtsever güçler, çatışmanın ilk anındaki gerginliği kısa sürede geride bırakmış, diyalog kanallarını zorlamış, soğukkanlı bir tutum izlemiş ve sorunu gündemlerinden kurumsal düzeyde çıkarmıştır.

Ne var ki aynı durum Halk Cephesi için geçerli değildir. Halk Cephesi’nin bu süre içindeki yaklaşımı “kitlemizi tutamıyoruz” tavrından öte kurumsal bir politika yapış tarzının, devrimci, ilerici, yurtsever güçlere yönelik yaklaşımın bir sonucudur ve hala da –özelliklede- yayınları aracılığıyla devam etmektedir.

Halk Cephesi’nin şiddetini; devrimci, ilerici güçlerin faaliyetçilerine taşıması, bu noktadaki hoyratlığı ve sorumsuzluğu ortadadır.

Bu bağlamda, sadece Nurtepe’de yaşama geçirdiği pratiğin oldukça “verimli” olduğunu teslim etmek gerekir. Selahattin Demirtaş standına yönelik saldırıyla Nurtepe’de çıkış yapan yasakçı pratik, vitesin büyütüldüğünü göstermektedir.

Halk Cephesi’nin gerginliğin başladığı ve birçok mahalleye yayıldığı andan bugüne değin sürdürdüğü yaklaşım, gerçeklerin çarpıtılması, manipüle edilmesi ve en tehlikelisi de yurtsever harekete ve devrimcilere yönelik kara çalmanın rutinleşmesidir.

Halk Cephesi Halkımız Arasında Şovenizmi Beslemektedir!

Halk Cephesi, bu yaklaşımıyla adeta ateşin üzerine benzin dökmekte, yurtsever harekete karşı Alevi halkını arkasına alma bakkal hesabıyla tehlikeli sularda kulaç atmaktadır.

Siyaset yasakçısı tavrıyla bahsini ettiğimiz sorunlara kaynaklık eden Halk Cephesi, benmerkezci ve sorunlu yaklaşımıyla; devrimci, yurtsever güçlerle arasındaki mesafeyi açmakta, emekçi yığınlar arasında, başta şovenizm olmak üzere birliği parçalayacak geri duyguları büyütmektedir.

Halk Cephesi, Alevi inancından emekçileri arkasına alma adına Kürt halkımızla arasındaki mesafeyi açmakta aynı zamanda Kürt halkı nezdinde devrimcilerin prestijine de zarar vermektedir.

Türk, Kürt uluslarından, çeşitli milliyet ve inançlardan, emekçi yığınların sömürü ve zulme  karşı birliğini ve mücadelesini parçalamak; yığınlar arasında şovenizm marifetiyle kalın duvarlar çekmek, egemen sınıfların geçmişten bugüne uygulaya geldiği bir politikadır. Bu yanıyla Halk Cephesi, emekçi yığınların hücrelerine zerk edilen şovenizmi beslemekte ve geliştirmektedir. Oysa devrimci ve ilericilerin yapması gereken, faşist diktatörlüğe karşı halkımızın mücadelesini geliştirirken, onları yakınlaştırmak yani safları sıklaştırmak olmalıdır.

Gezi İsyanı’nın öğreticiliğinde düşmana karşı barikatlarda omuz omuza dayanışmayı büyütmenin deneyimleri hafızalarımızda tazeyken devrimci, yurtsever güçler arasında çatışmayı geliştirecek “yasakçı” pratiğin sahibi olmak, yığınların özlem ve taleplerinden, barikatlardaki mücadelesinden bir şey anlamamak, birliğine, dayanışmaya ve sınıf mücadelesine zarar vermektir.

Bu nedenledir ki iflah olmaz bir aşamaya ulaşmış bu çizgi sahiplerinin, emekçi mahalleleri devrimcilerden arındırma saldırısına, mahalleleri ve oralarda yaşayan işçi ve emekçileri kendi otoritesi altında bir mülk olarak gören sorunlu yaklaşımına tavır almak zorunlu hale gelmiştir.

Halk Cephesi’nin, “yasakçı” ve manipülatif politika yapma tarzı, halk içindeki sorunların çözümünde şiddeti araçsallaştıran devrimci duruştan yoksun; devrimci, ilerici güçleri doğrudan hedef alan saldırgan pratiği ve tüm bu yaklaşımları karşısındaki ciddiyetsiz, umursamaz tutumu nedeniyle siyasal ve sosyal tüm ilişkilerimizi kestiğimizi, halkımıza ve tüm devrimci demokratik ilerici ve yurtsever kamuoyuna duyuruyoruz.

Halk Cephesi’ni halkımıza ve devrimci demokratik, yurtsever kamuoyuna, ailelerimize özeleştiri vermeye davet ediyoruz.

PARTİZAN

Kaynak: kaypakkayahaber.com

Artık sanırım tam bir şımarıklığa hazır olmalıyız. Önce “kucaklayıcı” bir balkon konuşması, ki yazının yazıldığı şu saatlerde yapılıyordu, sonra yine bildiğimiz terane. Ama bu kez daha yüksek perdeden ve daha saldırgan bir ses tonuyla… Şu “devlet terbiyesi” görmüş hukuk saplantılı adamların dediğinin tersine, ülkeyi padişah gibi yönetmek için hiç de öyle anayasa maddeleri filan gerekmiyor. Canın isterse yaparsın ve Erdoğan’ın canı da bunu fena halde istiyor. Kemal Paşa memleketi sofradan yönetmiş de Erdoğan’ın kahvaltıda filan bakana, falan müdüre talimat yağdırmasının önünde ne engel var? 16 yıllık iktidarında 15 teknik direktör değiştiren Aziz Yıldırım nasıl “artık bu işi de ben yaparım lan” noktasına varmışsa, siyasette de kim “başemanetçi” olursa olsun, bu ülkede herkes bilecek ve zaten biliyor ki, işleri Erdoğan yönetecek. Kastamonu nüfus müdüründen Silifke’deki trafik polisine kadar bütün mekanizma, gerçek amirin kim olduğunun gayet iyi farkında. Yani yaşamımızda aman aman bir değişiklik olmayacak.

Doğrusu bu kadar iyi bir asisti ziyan edip gole çevirmemek az çok futboldan anlayan Erdoğan için ciddi bir hata olurdu. Sadece bir aptallık olduğuna inanmadığım şu “sağdan gidelim cüzdan bulalım”, “cemaate yapışalım irfan alalım” politikası Erdoğan’a o kadar temiz bir “muz orta” yaptı ki maç uzatmalara, penaltılara bile kalmadı; hatta işin aslına bakarsan daha ilk düdük çalmadan sonuç belliydi. Aylardır Kürtleri bin türlü hakarete bulayıp, “hele bir ikinci tur olsun bakın nasıl Erdoğan’a yatacaklar” diye kehanetler savuranlar kendi angutluklarının çukuruna yuvarlanıp bu tarihsel tezlerini kanıtlayacak imkânı da bulamadılar, yazık oldu! 2013 Aralık ayında Washington’daki bilmemne enstitülerinden ve Pensilvanya’dan aldıkları akıllar fikirler, buraya kadar idare etti. O kadar ki, ikinci tur vesilesiyle “Kürtlerin ne kadar kaypak olduğunu” göstermeye hazırlanan “komünistler” bile bu fırsattan mahrum kaldılar.

Şimdi, “uzmanlar” zamanı artık! Akşamdan beri yüzlercesi, HDP’nin yükselişini yorumluyor ve dönüp dolaşıp bu “açılım”ın faydalarına değiniyorlar. Kimisi resmen, kimisi de ima yoluyla Kürt hareketinin Kürt hareketinden “özgürleşmesinin” erdemlerinden söz ediyorlar; yakındır, sırada “terör örgütüyle araya mesafe koymak” deyimi var. “Türkiyelileşmek” derken “merkeze yaklaşmayı”, hizaya gelmeyi anlıyorlar, daha doğrusu böylesini hayal ediyorlar. Biraz şirinlik, biraz komedyenlik ve hazırcevaplık… Demirtaş’ın yaptığının bundan ibaret olduğunu sanıyorlar ya da bu kadarla kalsın istiyorlar. Soma’da Roboski’den Roboski’de Soma’dan söz etmenin, kadınların sorgusundan çıkıp Şırnak’ta yol tepmenin anlamının sadece bir tür kurnazlık olduğunu bize yutturmaya çalışıyorlar. Batıya gidip emekten, kadınlardan söz etmek, doğuya gidip ulusal duyguları okşamak… Her tarafta ikiye katlanan oyların anlamı bundan ibaret onlara göre.

Oysa bu kadar açık bir artışın yine çok açık bir anlamı var. Çok sıcağı sıcağına yazmak belki zor ama bu anlam, “Türkiyelileşme” gibi belirsiz bir tanıma değil, Demirtaş’ın üstüne üstüne gittiği belli bir damara bağlıdır. Bu damar aslında şu an itibarıyla yüzeyseldir; yani henüz çok yüzeydeki bir maden damarından söz ediyoruz. Öyle ki, galeri bile açmadan, açık ocak tekniğiyle yüklenildiğinde verim alınabilen bir durumdur. Türkiye cephesindeki özgürlük ve demokrasi isteyen insanlara seslenilmiş ve bu kitlenin bir bölümüne de olsa ulaşılabilmiştir. Ama bu, derindeki madenin çok çok sınırlı bir bölümüdür. Derinde, kendi kör çaresizlikleri içinde yanlış sınır çizgileri üzerinden bölünüp parçalanmış, büyük çoğunluğu Erdoğan’ın peşinden giden milyonlarca yoksul insan vardır ve asıl ulaşılması gereken maden de orasıdır.

Yani “bu maya tutmuştur” tanımlaması için henüz erkendir; çünkü, an itibarıyla ulaşılan kesim, aslında zaten devrimci çepere şöyle ya da böyle yakın olan kesimdir. Daha dış çembere ya da daha derine ulaşmak ise o kadar kolay olmayabilir ve orada ‘öteki’ söylemi yetmez; çünkü onlar kendilerini ‘beriki’ zannediyorlar.

Sabah ola hayrola!

Kaynak: ozgur-gundem.com

10488219_803546009675763_4308295613475764523_n

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi günlerdir İsrail saldırılarına roketleriyle cevap veriyor, direnişi kararlılıkla sürdürüyor. Emek.org.tr çeviri ekibimiz tarafından FHKC-Abu Ali Mustafa Tugaylarının son sürece ve Mısır önerisiyle İsrail tarafından kabul edilen fakat HAMAS tarafından şimdilik reddedilen ateşkes sürecine dair açıklamasını Türkçe olarak paylaşıyoruz:

İsrail, Gazze’de ki sivil masum insanlara karşı suç işlemeye devam ediyor. Geçmişte olduğu gibi tüm dünya bu olaya tanıklık ediyor.

İsrail’in suç kaydına yeni bir sayfa daha eklemesi bizi şaşırtmadı. Çünkü İsrail’in böyle girişimlerine de önceden alışmıştık.

Biz, Filistin direnişi ve Abu Ali Mustafa Tugayı olarak direndik. Ama onlar Gazze istilasının sona ermesinin bir çocuk oyuncağı olduğunu söylemişlerdi ve bunun böyle olmadığı görüldü. O halde bir geri çekilme de olmayacaktır.

Burada Siyonist düşmanı, Siyonist askerlerini, tanklarını ve savaş uçaklarını; Gazze’nin her köşesinde onları ölüm bekliyor olacak.

Biz kendi şehitlerimizin kanı adına, çocuklarımız adına, dullarımız ve yetimlerimizin öfkesi adına; onlarla her sokakta, her ağacın arkasında, toprağımızın her köşesinde savaşmaya ant içtik.

Gazze istilası kolay olmayacaktır. Onlar tarihten öğrenmelidir. Onlar 2005 yılında nasıl mağlup olduklarını ve Gazze’den nasıl geri çekildiklerini hatırlamalı. Onlar, Amerika’ya ve Fransa’ ya Vietnam’da ne oldukları görmeliler.

Dünyada ki tüm özgürlük savaşı veren hareketler, düşmanlarından ve uluslararası emperyalist devletlerden daha güçsüz olmasına karşın onlara karşı mücadele verdiler.

İşgalci devletler, halkları bozguna uğratamazlar ve mağlup edemezler. Biz önceki deneyimlerimizden faydalanacağız.

Biz, bu işgale karşı kanımızın son damlasına kadar direnmeye devam edeceğiz.

Eğer düşman Gazze`yi işgal ederse, bizim planlarımızla şok olacaklar.

Bizim planımız; kanımızın son damlasına ve son mermimize kadar savaşmak, savaşmak ve savaşmak!

Gerekirse; kendi canımızı Siyonistlere karşı feda etmeye ( fedai eylemlere) hazırız.

Önceki atağımızda bizim tugaylarımız, Siyonist düşmanın güvenlik hedeflerini vurdu.

Bunu ilk defa duyuruyoruz: Bizim şu an ki atağımızın başından itibaren, tugaylarımız Siyonist istihbarat hedeflerini vurdu. Bizim savaşçılarımız sınır çitlerinde ki ve arkasındaki hedefleri, 15 taneden fazla füze ve roketlerle vurdu.

10462771 813036708715306 1537622833168025035 n FHKC   Abu Ali Mustafa Tugayları: Ateşkes yok, direnişe devam!Sınırdaki Siyonist istihbarat bölgelerinin görevi, direniş savaşçılarının telefonlarını dinleme, bölgeleri belirleme savaş uçakları için haritadan mevki belirlemedir.

Bizim Siyonist düşmana olan mesajımız, Gazze`deki her istihbarat aparatını bildiğimiz ile ilgilidir. Bizim roketlerimiz ateşlendiğinde, onların yer belirleme aygıtları başarısız oldu. İstihbarat aparatları kendilerini korumakta başarısız oldu.

Tarihsel olarak, tugaylarımız Siyonist düşmanla olan herhangi bir ateşkese itiraz ettiğini ifade etmiştir. Biz hiçbir zaman herhangi bir ateşkes antlaşmasının parçası olmadık.

Ne İntifada zamanlarında, ne de daha öncesinde… Ve biz hiçbir zaman herhangi bir ateşkesin parçası olmadık.

Biz kendi ilkelerimizi “Herhangi bir ateşkese uymayacağız.” olarak ifade ediyoruz. Biz hiçbir ateşkesin parçası olmadık ve hiçbirine ne uyacağız ne de kabul edeceğiz.

Herhangi bir ateşkes antlaşması yanlış bir politikadır. Siyonist düşman bu antlaşmalarla Gazze olayını soğutmayı amaçlamaktadır. 

Gazze direniş operasyonları için en geniş alanlardandır. Bundan dolayı onların niyeti batı yakasını izole etmektir. 48 işgal edilmiş alan ve gözaltına alma merkezleri vardır.

Biz herhangi bir ateşkes antlaşmasını reddettiğimizi tekrarlıyoruz. Hiçbirinin bir parçası olmadık ve olmayacağız.

Önceki ataklarımızda Filistin’de ki Mısır basın organlarına, P.F.L.P. (FHKC)’ye,  kardeşlerimize herhangi bir ateşkesin parçası olmadığımızı ilettik

P.F.L.P.(FHKC)’nin politik liderleri ve askerlerinin cevabı şöyledir: Biz reddetmeleri sakinlikle karşıladık. Ateşkes yanlış bir politikadır. Biz Filistinli grupları bu reddetme ve direniş için birleştirdik ve koordine ettik.

Emek.org.tr Çeviri Ekibi

Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
SOSYAL MEDYA'DA PAYLAŞ
Emek ve Özgürlük Cephesi / Avrupa İnisiyatifi internet sitesini sosyal medyada paylaşarak sesimizin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Özgür bir dünya insanca bir yaşam için Emek ve Özgürlük Cephesi saflarına!
SOSYAL MEDYA'DAN TAKİP EDİN
PGlmcmFtZSBzcmM9Ii8vd3d3LmZhY2Vib29rLmNvbS9wbHVnaW5zL2xpa2Vib3gucGhwP2hyZWY9aHR0cHMlM0ElMkYlMkZ3d3cuZmFjZWJvb2suY29tJTJGZW1la3Zlb3pndXJsdWtjZXBoZXNpYXZydXBhaW5pc2l5YXRpZmkmd2lkdGgmaGVpZ2h0PTYyJmNvbG9yc2NoZW1lPWxpZ2h0JnNob3dfZmFjZXM9ZmFsc2UmaGVhZGVyPWZhbHNlJnN0cmVhbT1mYWxzZSZzaG93X2JvcmRlcj1mYWxzZSIgc2Nyb2xsaW5nPSJubyIgZnJhbWVib3JkZXI9IjAiIHN0eWxlPSJib3JkZXI6bm9uZTsgb3ZlcmZsb3c6aGlkZGVuOyBoZWlnaHQ6NzJweDsiIGFsbG93VHJhbnNwYXJlbmN5PSJ0cnVlIj48L2lmcmFtZT4=