EMEK VE ÖZGÜRLÜK CEPHESİ AVRUPA İNİSİYATİFİ
Güncel Yazılar

Egemenlerin Seçim Sevdası ve Önümüze Dayatılan Sandıklar

2011 seçimleri sonrasında yaptığımız değerlendirmede seçimlerin kapitalist sistemdeki rolünü şöyle tanımlamıştık;

“Seçimler parlamentolu burjuva siyaset makinesini meşrulaştırmanın ve yenilemenin en temel aracıdır. Geniş emekçi yığınların kendi kendini yönetme yanılsaması, bu yanılsamanın merkezi unsuru olan seçimlerin yinelenmesiyle sağlamlaştırılır. Seçimler yoluyla burjuva siyasetinin vitrini yenilenir, egemen sınıfların değişik kesimleri arasında partiler aracılığıyla yürütülen güç ve rantın paylaşım mücadelesinde sağlanan toplumsal destek somutlaştırılır. Bütün bu boyutlarıyla seçimler, kapitalist sistemin toplumsal meşruiyetinin yeniden üretilmesinin en temel araçlarından biridir.

Egemen sınıflar açısından seçimler, geniş işçi ve emekçi yığınların, halkın politikleşmeleri gereken yegane andır. İşçi ve emekçiler, halk sadece ve sadece seçim süreçlerinde egemen sınıfların çıkarlarını koruyan partilerin gösterdiği doğrultuda politikleşmelidirler ve oylarını bu partilerden biri için kullandıktan sonra, politikayı bir sonraki seçime değin unutmalıdırlar.”

Son dört yıldır, AKP bu yaklaşımın en uç örneklerinden birini oluşturuyor. En gerici burjuva demokrasilerinde bile olmayacak ölçüde, her türlü demokratik arayışı, mücadeleyi gayrı meşru sayıyor ve hak aramanın tek yolu olarak seçim sandığını gösteriyor. Seçimleri kazananın dışında hiç kimsenin söz hakkı, mücadele etme, hak arama hakkı olmadığını iddia ediyor. Kapitalist sistemde seçim sandığının, en gerici faşist uygulamaların meşrulaştırılmasının aracına nasıl dönüştürülebileceğinin en ileri örneğini oluşturuyor.

Ve 2015 7 Haziran’ında yeniden seçim sandıklarına çağrılıyoruz.

Seçime Giderken…

7 Haziran parlamento seçimlerini sınıflar mücadelesi açısından nasıl okumak gerekiyor?

2011 genel seçimlerinin ardından yaptığımız değerlendirmelerde, AKP’nin “zafer” kazandığını, ancak bu “zafer”in aynı zamanda onun sınırı olduğunu ifade etmiştik. Sınır çizgisi, hem toplumsal muhalefetin direnişi, hem de kendi iç cephesinde yaşayacağı rant ve bölüşüm sorunlarının bir sonucu olarak gelişecek iç çatışmalar olarak ifade edilmişti. Ve AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmak için ne yapacaksa var gücüyle bu süreçte yapmaya çalışacağını, bu nedenle sert ve çatışmalı bir sürecin önümüzde durduğunu ifade etmiştik.

Neden “AKP Sınırlarına Vardı” Demiştik?

Herşeyden önce, AKP, Türkiye’deki toplumsal sınıf ve kesimlerin burjuva siyasal arena bağlamındaki geleneksel siyasal tercihlerini altüst eden bir durum yaratamamıştır. Geleneksel olarak % 60-70 civarındaki sağ, % 30-40 civarındaki sol oy potansiyelinin varlığı değişmemişti. Alevilerin, Kürtlerin, işçi sınıfının ileri kesimlerinin ve değişik toplumsal tabakaların kemikleşmiş sol oy potansiyelinin değişmesi de mümkün değildi. Öte yandan, AKP’nin % 60-70 civarındaki sağ oy potansiyelinin tümünü kapsaması, % 10-15 civarındaki MHP gibi açık faşist milliyetçi kemik oyun varlığı, % 5-10 gibi SP vb. diğer dinci partilere ve sağ partilere giden kemik oyların varlığı nedeniyle mümkün değildi. % 50’lik oy bile aslında kısmen bu kesimlerden kaymış ve her an geri gidebilecek önemli bir oyu kapsıyordu. Bu nedenle, AKP’nin mevcut parlamenter sistem içinde bu oy oranının çok fazla üstüne çıkması mümkün değildi. Bu anlamda, geldiği nokta sınırdı.

Öte yandan, AKP’nin kendisine destek veren tekeller lehine alacağı her tutum, ki bunu sonuna kadar yapacaktı, oligarşinin geleneksel kanatlarının muhalefetini doğal olarak şiddetlendirecekti. Bunun anlamı, hem iç de, hem de uluslararası alanda AKP’ye dönük ciddi çatışma ve direnç alanlarının oluşması demekti. AKP’nin yapacağı her hatanın, oligarşi içi çatışmada rakip güçler için açık veya örtük olarak AKP’nin yıpratılması ve geriletilmesi için şiddetli mücadelelerin konusu olması kaçınılmazdı.

AKP’nin, emperyalistler tarafından ılımlı islam/BOP projesi temelinde bölgesel olarak kendisine biçilen “öncü” rolü, bir bölgesel hegamonya projesine dönüştürme isteği açıktı. AKP, 2010 sonunda başlayan Arap baharının kendisine bunun için muazzam bir fırsat yarattığını düşünmekteydi. Bu tutumun emperyalist güçlerin hegamonya alanlarına girmeyi, onlardan rol çalma, mevzi kapma demek olduğu açıktı. Ve bu, kaçınılmaz olarak emperyalist güçlerle şu veya bu düzeyde ve sertlikte karşı karşıya gelişleri, çatışmayı kaçınılmaz olarak beraberinde getirecekti.

AKP, yukarıdaki olgularla da bağlantılı, fakat esas olarak kendi iç dinamiklerinden kaynaklı olarak da şiddetli çatışmalara gebeydi. Kendi içinde Milli Görüşçülerden, Fetullahçılara ve değişik cemaatlere kadar uzanan bir tür koalisyonu ifade eden AKP’nin kazandığı seçim zaferiyle birlikte büyük bir ekonomik ve siyasi güç mücadelesine sahne olması da kaçınılmazdı. Özellikle en büyük cemaat olarak öne çıkan Fetullahçıların devlet bürokrasisi içindeki gücüyle ortaya çıkan fırsatı kaçırmayacağı, siyasal ve ekonomik ranttan daha büyük pay isteyeceği açıktı. Yani AKP içi bir savaş/yarılma kapıda durmaktaydı.

Yukarıda sayılan faktörlerin tümü kadar, hatta bunların toplamından da önemli asıl faktör; AKP’nin girişeceği arsız saldırgan politikaların kaçınılmaz sonucu olarak başta işçiler, emekçiler, Kürtler, Aleviler, laikler ve tüm ezilenler olmak üzere bütün muhalif kesimlerde şiddetli bir direniş potansiyelinin birikecek olmasıydı. Türkiye ve Kuzey Kürdistan taşıdıkları büyük çelişki dinamikleri nedeniyle, Latin Amerika’dan Avrupa’ya oradan Arap baharına uzanan büyük kitlesel mücadeleler dalgasının dışında kalamazdı. Direniş AKP’nin sorunsuz ilerleme dinamiğini kıracağı gibi, çevre/çeper kitlesinden başlayarak kopuşları da tetikleyeceği açıktı.

Başlıcaları bunlar olan nedenlerden ötürü, AKP 2011’de kazandığı “zafer”le aslında siyasal ilerleyişinin sınırlarına varmıştı. Ve kendisi de bunun farkındaydı.

AKP; Hükümet mi, Devlet mi Olmak?

Bu noktada, ya mevcut statükoyu korumaya çalışacak ve kendine özgü biçimde daha önceki düzen partilerinin kaderini paylaşacaktı, ya da çok büyük ve iddialı biçimde hükümet olmaktan devlet olma hedefine, yani tüm devleti kendi politikaları temelinde dönüştürerek on yıllara yayılan bir iktidar kurma hedefine yönelecekti. AKP, ülke ve dünya konjonktürünü ve % 50’lilik sınırlarına varmış oy oranını korumanın yolunu ikinci seçenekte gördü. Yukarıda saydığımız çelişki alanlarındaki çatışmalarda başarıyla çıkmanın yolunu, salt hükümet olmakta değil, devlet olmakta gördü. Tüm devlet aygıtını ve toplumsal ilişkileri, yaşamı kendi planlarına uygun olarak dönüştürmesi, ideolojik, politik, kültürel, kurumsal, hukuki ve kadrosal olarak yeniden yapılandırması gerekiyordu. Seçimler vb. yoluyla daha ileriye gidemeyecek olan, sınırlarına varmış olan “siyasal zaferi”, ancak bu yolla istikrarlı hale getirebilir, uzun vadeli kılabilirdi. Hükümet olmaktan, devlet olmaya geçiş planında, varını yoğunu ortaya koymak onun için tek yoldu. Ve bunun için ne yapacaksa, bu dönemde yapmak zorundaydı.

Son dört yıllık süreç tam da bunun mücadelesi ile geçti.

Devlet Olma Yolunda AKP…

2002-2011 arası dönemde bir yandan emperyalizme tam bir sadakatle uyguladığı neoliberal politikalar, bir yandan demokrasi söylemleriyle iktidarını sağlamlaştıran AKP, 2011 seçimleri sonrasında ise görünürde ılımlı islam, gerçekte ise onu tümden aşan yeni bir saldıgan politikayla devleti tümüyle dönüştürmek için harekete geçti. Artık hükümet olmak değil, devlet olmak için, devletin bütün kurumlarını, kendi politik çizgisine göre yeniden kurumlaştırma planları üzerinden hareket etmekteydi.

Yeni devlet düzeninin, ideolojik olarak Sunni İslam’ın emperyalistlerin belirlediği “Ilımlı İslam” anlayışını temel alması, açık bir hedef olarak konuldu. Siyaset, kamu yaşamı, kültür vb.bütün alanlarda buna dönük çok yönlü bir saldırı başlatıldı. “Dindar bir nesil yetiştirme” hedefinden, kürtajın yasaklanmasına, insanların giyim kuşamından, kadın-erkek ilişkilerine, yediklerinden içtiklerine, sosyal dayanışma ve devletin sosyal görevlerine, “Alevi açılımı” vb. yalana dayalı söylemlerle iç içe geçmiş tarzda tüm diğer inançların, ulusal aidiyetlerin “afedersiniz”le başlayan söylemlerle aşağılanıp, baskı altına alınmasına ve islamlaştırılmak istenmesine, 4+4+4’lü imam hatipleri esas alan eğitim sistemine, vb. değin her alanda sosyal yaşamı, kültürü, eğitimi, siyaseti dinselleştirmeye dönük yoğun saldırılar aralıksız olarak sürdürüldü. Öyle ki, pragmatist din tüccarı AKP’nin, ABD emperyalizminin imalatı olan “Ilımlı İslam” anlayışını her alanda aşacağı, katı şeriatçılıkla, pragmatist din tüccarlığının ve faşist Türk milliyetçiliğinin omurgasız, şekilsiz bir birliğini ifade eden, saldırgan bir politikanın uygulanacağı da ortaya çıktı.

Yeni dinci devlet düzeniğinin bir diğer adımı, devlet kurumlarını ve tüm kadrolarını AKP’nin çizgisine uygun olarak yapılandırmaktı. Eğitim, yargı, iç güvenlik vb. her alandaki kritik yasalar değiştirilerek, dinci kurumlaşma en az 10 yıllık süreç açısından garanti altına alındı. AKP’li olmayan tüm devlet yöneticileri, kritik kurumlar (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Milli Eğitim, Polis, MİT vb.) başta olmak üzere önemli ölçüde tasfiye edildi. Ordu’da ABD emperyalizminin açık desteğiyle, çürümüş ve sürece cevap olamayan kesimler, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla tasfiye edildi. Böylece, Ordu’da önceden belli olan üst rütbelere yükselme zinciri kırıldı. Mevcut politikalara uyum sağlayacak yeni bir kadro Ordu`nun yönetimine getirildi.

Türkiye oligarşisinin belkemiğini oluşturan, eski dönemin geleneksel çizgisindeki ve esas olarak TÜSİAD’da örgütlü tekelleriyle, çatışmalı süreçler içinde kısmi uzlaşmalar sağlandı. Milyar dolarlık cezaların kesildiği vergi denetimleri, verilmiş devlet ihalelerinin iptal edilmesi veya iptal tehdidi, ihale verilmemesi, kamuoyu önünde açıkça hedef alarak tehdit etme vb. yollarla kısmen sindirilen bu kesimler (Doğan Holding, Koç Holding, vb.) geri adım atıp, şu veya bu düzeyde uzlaşmak zorunda kaldılar. Hiç kuşkusuz, bu durum çatışmanın bitmesi anlamına gelmiyordu. Sadece kısmen küllendirilmesi, kısmen de örtük hale getirilmesi ve daha geri bir düzeyden sürdürülmesi anlamına geliyordu. Öte yandan, AKP’nin ana destekçileri olan “islamcı” tandaslı tekellerin, orta ve büyük burjuvazinin önü ise sonuna değin açıldı.

2008’de başlayan dünya kapitalist sisteminin büyük krizinin ilk döneminde yaşanan düşüşünün ardından, özellikle ABD merkez bankasının piyasaya sürdüğü büyük miktardaki paranın bir bölümünün, yüksek faizle borçlanan Türkiye gibi orta düzeydeki yeni sömürgelere akışı, “Ilımlı İslam” projesinin finansörlüğünü üstlenmiş Suudi ve Körfez sermayesinin desteğiyle kısmi bir toparlanma yaşayan ve aynı zamanda dış sermaye akışına bağımlılık düzeyi olağanüstü artan Türkiye kapitalizminin bütün imkanları, “yandaş” sermayeye akıtıldı. Ülkenin imkanları kelimenin gerçek anlamıyla yağmalandı. Elbette AKP yöneticileri de bu yağmadan aslan payını almayı unutmadı. Tayyip Erdoğan’ın adının, bu dönemde dünyanın en zenginleri arasında sayılması tesadüf değildir. TC tarihinin hiç bir döneminde görülmeyen ölçüde rüşvet, kayırma, yolsuzluk ve keyfilik bu dönemde yaşanır.

AKP’nin 2011 seçimlerinde elde ettiği “sınırlarına varmış zaferi”, Ortadoğu’daki büyük halk mücadeleleriyle çakıştı. Ortadoğu’nun Arap halklarının demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam talepleriyle başlayan isyanları ne yazık ki, devrimci ve/veya güçlü demokratik bir önderlikten yoksundu ve isyan süreçleri içinde de bu önderlik yaratılmadı. Daha da kötüsü özellikle isyanın başladığı Tunus ve Arap dünyasının kalbi Mısır’da, AKP ile aynı eksende olan islamcı örgütlerin (Müslüman Kardeşler vb.) isyana katılmamalarına rağmen, en örgütlü güç olmaları nedeniyle isyanlar sonrasında yapılan seçimlerde en yüksek oyu alarak hükümeti oluşturdular. Güçlü devrimci ve demokratik önderlikler ortaya çıkması ve bölgede, dünya emperyalist-kapitalist sisteminden kopuşun başlamasından korkan, başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist ülkeler de başlangıçta bu gelişmeyi şartlı olarak desteklediler.

Bu tablo, AKP tarafından her alanda bir sıçrama tahtası olarak görüldü. ABD’nin BOP/Ilımlı İslam projesinin pilot uygulaması olarak gelişen AKP, başta Mısır ve Tunus olmak üzere, Müslüman Kardeşler üzerinden kendine bir tür “öncü” inisiyatif alanı açmak için harekete geçti. Bu örgütlerin ve kurdukları hükümetlerin dünya emperyalist-kapitalist sistemine hızla entegre edilmelerini hızlandıracağı düşüncesiyle, ABD emperyalizmi başlangıçta bu “öncü” inisiyatife göz yumdu. Fakat AKP, tam da bu noktada ortaya çıkan fırsatı, Yeni Osmanlıcılık olarak tanımladığı, Osmanlı İmparatorluğu`nun Ortadoğu’daki (ve tabii ki Balkanlar ve Kafkaslar`daki) eski işgal bölgelerinde başat güç olma, başat hegemonyacı olma iddiasını içeren bölgesel bir emperyal hegemonyacılık politikasının zemini haline getirmek istedi. Böylece, Ortadoğu`nun yeni fatihi, tüm İslam dünyasının öncüsü ve elbette bölgenin yağmalanmasında en büyük pay sahiplerinden biri olacak, siyaseten ve iktisadi olarak sistem hiyerarşisinde birkaç basamak birden ileriye fırlayacaktı.

Derhal, Mısır’da ve Tunus’ta kurulan Müslüman Kardeşler hükümetlerine ağabeyliğe soyundu. Bunlarla birlikte, kendisinin hegamon olduğu yeni bir bölgesel güç ekseni oluşturmaya girişti. Suriye’deki demokratik taleplerle halk isyanı başladığında, yine Müslüman Kardeşler yoluyla buradaki süreci yönlendirmeye çalıştı. İsyanın, Suriye`nin Arap bölgelerinde gerici-faşist bir silahlı harekete dönüşmesinde bu müdahaleler ciddi bir rol oynadı. Ve AKP, bu silahlı gerici-faşist çeteleri tereddütsüz olarak destekledi. Yeni-Osmanlıcılık, Sunni Arap dünyasında bölgesel hegamonya oluşturma biçiminde artık pratikleşmişti. Bütün bunlar artık ABD emperyalizminin “Ilımlı İslam” projesinin fersah fersah ötesine geçmişti. Pragmatist din tüccarlığı ile katı sunni şeriatçılık, hem de silahlı ve en saldırgan biçimleriyle iç içe yeni bir siyaset oluşturuyordu.

Sonuç olarak; AKP, hükümet olmaktan devlet olma hedefine yönelmekle birlikte, adım adım “Ilımlı İslam”dan, dışarıda Yeni-Osmanlıcılık, içeride Yeni-Türkiye söylemleriyle pragmatist bir din tüccarlığı ile katı sunni şeriatçılığın iç içe geçtiği, üstüne Türk milliyetçiliğinin eklendiği saldıgan bir strateji temelinde tüm siyasal, kültürel ve toplumsal yaşamı ve devleti biçimlendirmeyi hedefledi.

“Zafer”den Düşüşe AKP…

AKP, 2011 seçimleri sonrasında 2013’e değin bu politikalardan oluşan stratejiyi uygularken, tüm sömürücü sınıflar ve onların iktidar sahibi siyasal temsilcilerinin sıkça düştüğü bir hataya; kendisine karşı işleyen dinamikleri görmeme ya da kibirle hafifseme hatasına düştü.

Türkiye ve Kürdistan’da bir işçi sınıfı vardı, emekçiler, yoksullar ve ezilenler vardı. Kürt ulusu başta olmak üzere ezilen ulusal topluluklar vardı. Aleviler başta olmak üzere ezilen inançlar vardı. Yaşam biçimlerini korumak isteyen laikler vardı. Her gün adeta kıyımdan geçirilen kadınlar vardı. Boyun eğdirilmiş “dindar gençlik” olmak istemeyen, gelecek kaygısı taşıyan, özgürlük isteyen gençlik vardı. Ve bunların şu ya da bu düzeyde eylemlerle ifadesini bulan insanca yaşam, demokrasi, özgürlük ve eşitlik talepleri vardı. Ezilen, adeta yok sayılan, her fırsatta baskıya uğrayan ve aşağılanan bu kesimlerde, uygulanan politikalara karşı giderek büyük bir öfke ve mücadele isteği birikiyordu.

Sadece bu da değil, AKP hedefleri büyüttükçe, yağmanın, hırsızlığın, rantın, gücün alanı ve çapı büyüdükçe, AKP çatısı altında toplanmış değişik burjuva fraksiyonların bu yağmadan, ranttan ve güçten aldıkları payı büyütme mücadelesi de alttan altta büyüyordu. Bu güç ve rant mücadelesinin en görünür olanı, Fetullahçılar ile AKP`nin belkemiğini oluşturan Milli Görüş geleneğinden gelenler arasındaydı. Ancak daha örtük olarak Milli Görüş geleneğinden gelenler arasında da için için devam eden bir mücadele söz konusuydu. Ve süreç ilerledikçe çatışma noktaları hem büyümekte, hem de belirginleşmekteydi.

Öte yandan, emperyalist-kapitalist sistemin efendisi ABD emperyalizmi, AKP’nin dış politikadaki “Yeni Osmanlıcılık” ve içdeki “Yeni Türkiye” heveslerini ve uygulamalarını, kendi hegemonya alanını daraltma, karşı bir hegamonya oluşturma, deyim yerindeyse “besle kargayı oysun gözünü” riskini içeren bir politika olarak algıladı. Bu politika aynı zamanda, ABD karşıtlı politikalara sahip ya da buna eğilimli silahlı şeriatçı örgütler içinde uygun bir ortam yaratmaktaydı.

Bu üç çelişki/çatışma dinamiği/zemini 2013’de AKP’nin devlet olma stratejisine karşı açıkça meydan okuyarak harekete geçti.

2013 büyük Haziran Direnişi, Türkiye’nin tüm kentlerinde milyonların isyanı olarak, AKP’nin düşüş sürecinin startını verdi. Bir ayı aşkın bir süre devam eden ve büyük kentlerin meydanlarının halk tarafından ele geçirildiği, başta işçi ve emekçiler olmak üzere tüm sınıf ve tabakalardan ezilenlerin özgürlük ve insanca yaşama sloganlarıyla ayağa kalktığı ve AKP’ye meydan okuduğu halk direnişi böylece Türkiye ve Kürdistan’da yeni bir devrimci, demokratik mücadele döneminin de başlangıcı oldu. Şehitler ve binlerce yaralı pahasına sürdürülen, Türkiye ve Kürdistan’ı mücadele arenasına dönüştüren Haziran Direnişi, AKP’nin baskı ve terör yoluyla sindirme politikalarının da sınırlarına vardığını gösterdi. Sokaktaki milyonlar karşısında daha da saldırganlaşan AKP rejimi, artık muhalefeti, demokrasiyi vb. şeyleri meclise ve seçim sandığına hapsetme girişimlerinin anlamsızlaştığını gördü ve polis terörünü en azgın biçimleriyle kullandı. Ancak amiyane deyişle, artık “cin şişeden çıktı”. Sokaktaki eylemleriyle direnen milyonlar, tüm topluma ve dünyaya AKP rejiminin meşru dayanaklarının artık iyice zayıfladığını gösterdi. Haziran Direnişi`nin ardından kitle hareketi kısmen geri çekilmiş olsa da, direnişin yarattığı meşruiyet bilinci, AKP’nin yenilebileceği fikri, mücadeleyi kıran kırana sürdürme gereğine olan inanç diri kaldı. Her önemli sorunda devletin güçleriyle her düzeyde karşı karşıya gelişte kitleler Haziran Direnişi`nin anısı ve birikimiyle, meşruluk inancıyla hareket etmeyi sürdürdü. Yeni Haziran’lar kitlelerin umudu ve hedefi olurken, AKP’nin de yaptığı her hesapta korkulu rüyası haline geldi. Artık “ne yapsam kuzu kuzu kabul etmek zorundalar” dönemi bitti.

Büyük Haziran Direnişi ile ağır bir yara alan AKP`nin iç çatışmalarıda hızla derinleşti. AKP yönetiminin zayıfladığını gören ve iktidardaki payının artması için bütün gücünü ortaya koyan ve bunun için herşeyi yapmaya hazır olduğunu gösteren Fetullahçılar, Aralık ayında büyük bir operasyon gerçekleştirdi. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP yönetiminin yolsuzluklarını açık kanıtlarıyla internet üzerinden açıkladı. AKP, böylece kendi içinde de ciddi bir yol ayrımına geldi. Ağır bir darbe aldı. Fetullahçılarla tüm ipler koptu ve “paralel yapıya karşı mücadele” adı altında büyük bir savaş başladı. Böylece AKP’nin iç dinamiklerinin çözülmesi sürecinin de ilk adımı atılmış oldu.

Kürt ulusal demokratik hareketinin 2012’den itibaren gerçekleştirdiği atakları; gerillanın Kuzey Kürdistan’da alan tutması, bir tür kurtarılmış bölgeler yaratması düzeyine ulaşması, AKP`nin Kürt politikasının da iflası anlamına geliyordu. Dahası Suriye politikasının iflasına paralel olarak Rojava’da demokratik özgür bir alanın açılması, PKK’nin bu alanda da büyük bir sıçrama yaratması anlamına geliyordu. Kürt sorunu cephesinde tam bir sıkışma yaşayan AKP, bu sorunu en azından dönemsel olarak uykuya yatırmak ve kendini toparlamak için “barış süreci”ni geliştirdi. Bu aynı zamanda, Kürt özgürlük hareketinin farklı ayakları (İmralı, Kandil, Avrupa, legal siyaset, vb.) arasında çelişkiler, parçalanmalar yaratmak için de bir fırsatlar yaratabilirdi. PKK lideri Öcalan’ın 2013 Newroz’unda yaptığı barış açıklaması ve geri çekilme Kürt özgürlük hareketi açısından ise ikili bir anlama sahipti. Birincisi, Kürt sorununun demokratik çözümü için bir şans daha tanımaktı. Hiç kuşkusuz bu noktada büyük beklentiler yoktu, halen de yok. Ancak şiddetlenen çatışmalar ve AKP’nin PKK’yi yok etme planlarının tümüyle boşa çıkması ve sıkışma, zayıfta olsa barış için bir şans yaratabilirdi. İkincisi ve daha da önemlisi, Rojava’nın kurtarılması ve orada demokratik halkçı bir yönetim zemininin oluşması söz konusuydu. Ve Kürt özgürlük hareketinin bu kazanımı koruyabilmesi ve geliştirebilmesi için hem siyasi ve diplomatik, hem de askeri açıdan bir soluklanmaya ve manevra alanına ihtiyacı bulunuyordu. İran’la yapılan ateşkesten sonra, TC ile girilen “barış süreci” bu fırsatı verebilirdi. Güçlerin Rojava’ya aktarılması, bu alana odaklanma açısından bu süreç önemli bir rol oynayacaktı. 2013 Newroz’undan bu yana süren “barış süreci” de iki yıl içinde kendi sınırlarına geldi dayandı. Özellikle Kobane direnişi, AKP’nin ve bir bütün olarak TC oligarşisinin esas olarak barış derdi olmadığını, her fırsatta Kürt özgürlük hareketini boğmaya çalıştığını gösterdi. Rojava direndi ve TC’nin kimi zaman açıktan kendi güçleriyle, kimi zaman KDP eliyle ve esas olarak ta Suriye’deki dinci faşist IŞİD ve El Nusra gibi güçler aracılığıyla yaptığı yok etme girişimlerini boşa çıkardı. Dahası 6-8 Ekim’de Kobaneyle dayanışma amacıyla gelişen halk isyanı, AKP’nin ve Türkiye oligarşisinin bütün planlarını bozdu. Kürt özgürlük hareketi bu süreçte büyük Haziran Direnişi ile buluşamamanın yarattığı eksikliği önemli ölçüde giderdi. HDP güçlendi. “Barış süreci” ile Kürt özgürlük hareketini pasifize etmeyi uman AKP ve Türkiye oligarşisi, tam tersine bu süreçte Kürt özgürlük hareketinin hem Kürdistan’da, hem de Türkiye’de meşruiyetinin büyümesi ile yüz yüze kaldı.

AKP, uluslararası arenada da kendisine biçilen rolün dışına çıktığı, bunu zorladığı ölçüde, emperyalistlerin ona verdiği krediler azaldı ve artık tükendi. Ortadoğu politikasında bölgesel başat güç olma, hatta emperyalistlerin hegamonya alanlarına sızma, “Yeni Osmanlıcılık” vb. politikaları hem Mısır ve Tunus’ta, hem de Suriye’de tek kelimeyle duvara tosladı. Halkların direnişi AKP’yi Ortadoğu’da politik olarak El Nusra, IŞİD gibi vahşi faşist örgütlere muhtaç hale getirdi ve son olarak da, Yemen`i işgal etme çabalarında görüldüğü üzere, Suudi Arabistan’ın kucağına düşürdü. ABD ve AB emperyalistleri açısından artık güvenilmez ve zamanını doldurmuş bir müttefike dönüştü. Emperyalist tekeller AKP ile işlerinin bittiğini kimi zaman açık, kimi zaman örtük olarak kendilerinin sözcüsü konumundaki, The Economist vb. yayınlar üzerinden ifade ediyorlar.

Bütün bu gelişmelere bağlı olarak, Türkiye ekonomisinin de çivileri çıkıyor. Yeni ve şiddetli bir ekonomik krizin kapıda olduğu, bütün kriz dinamiklerinin giderek daha hızlı işlemeye başladığı artık genel bir kabul görüyor. Ekonomideki büyüme düşüyor. Kilit yağma sektörü olan inşaat alanında küçülme devam ediyor. Döviz fiyatları yükseliyor. Döviz rezervleri azalıyor. Faizler düşmüyor. Dış borçlarda alarm zilleri çalıyor. Türkiye’nin kredi notlama kuruluşlarındaki pozisyonu 2011’e göre ciddi bir gerileme yaşıyor. Bu durum, oligarşinin AKP’ye destek veren kesimlerinde ciddi sarsıntılara yol açıyor. Anadolu`daki kimi büyük sermaye kesimleri yeni arayışlar içinde. İşsizlik oranları artıyor ve işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki hoşnutsuzluk büyüyor.

AKP’nin 2011 seçimlerinden sonraki şaşalı görüntüsü artık hayal oldu. İktidarda olmasına rağmen, iktidarı artık kırık döküktür. Ve tablo öyle bir hale gelmiştir ki; iktidarı kaybetmek, onlar için her şeyi kaybetmek anlamına geliyor. Yaptıkları yolsuzluk ve hukuksuzluklar, TC gibi bir devlet için bile normalin çok ötesindedir. Bu nedenle, iktidarı kaybetmek aslında onlar için hapishane ile eş anlamlıdır. Ne pahasına olursa olsun, koltuğu korumaları gerekiyor. Bunun için bir iç savaş da dahil herşeyi yapmaya hazırlar. Son bir yıldır yaptıkları kimi manevralarla bu durumu toparlamaya ve şiddetli bir mücadeleye hazırlanmaya çalışmaktadırlar.

Fetullahçılarla girdikleri savaşın yarattığı boşluğu, eski düşmanları Ergenekoncularla doldurmaya çalışmaktadır. Birkaç yıl önce müebbet hapis cezaları isteyerek yargıladığı ve cezalar yağdırdığı darbecilere muhtaç hale gelmiştir. Doğu Perçinek gibi bir siyaset maymununu bile yanına alma ihtiyacı duymuştur.

Yeni güvenlik paketi ile bir iç savaş olasılığına hazırlanıyor. Yeni güvenlik paketi,Ordu ve Ergenekoncularla yaptığı uzlaşma ile birlikte anlam kazanıyor. Bu, halka karşı savaş hazırlığıdır. Savaş hazırlığı, AKP’nin devlet olma stratejisini artık seçimler yoluyla uygulama şansının olmadığını görmesiyle doğrudan bağlantılıdır.

Hızla yaklaşmakta olan ve bir yanıyla AKP’den artık kurtulmak gerektiğine inanan emperyalist güçler tarafında da hazırlanan ekonomik kriz karşısında, AKP ve Tayyip adeta panik yaşıyor. Tayyip ile Merkez Bankası arasındaki çatışma, bu paniğin en görünen yüzü oldu. AKP, sürekli bir sıcak dış para girişine ihtiyaç duyan bağımlı ekonomiyi, düşe kalka da olsa ayakta tutmak için Ortadoğu’unun petrol ekonomilerine daha çok avuç açıyor. Son bir ayda Türkiye ekonomisine giren, kaynağı belirsiz (!) 4 milyar doların esas olarak bu ekonomilerden geldiği biliniyor. Bu tür pansuman tedavilerinin çare olamayacağı açık olsa da, bu alanda AKP için başkaca bir kaynak bulunmuyor.

Dış siyasette de, “Yeni Osmanlı” hayali zorunlu olarak geriye çekiliyor. Suudi Arabistan ve Körfez emirliklerinin mali desteğine muhtaç olan AKP, Yemen krizi ile birlikte oluşan Suudi Arabistan, Katar ve Mısır eksenli Sunni bloğa kıyısından dahil olmuş durumda. Ortadoğu’ya öncülük iddiaları Suudi Arabistan’ın dolarlarına takılı kalmış durumda. Hiç kuşkusuz buradan özellikle Rojava ve Suriye’ye dönük bir saldırı planı çıkartılmaya çalışılacağı, böylece yeniden sahnenin önünde yer almaya çalışılacağı açıktır. Ancak bu toparlamalar artık Sunnilerin öncülüğü, vb. iddiaların çok uzağındadır.

Ve AKP asıl hamleyi, başkanlık sistemi ve bunu meşrulaştıracak yeni anayasa ile yapmayı hedefliyor. Tek kurtuluş yolu olarak, Tayyip’in öne çıkacağı ve kazanmasını umdukları bir başkanlık seçimi ve sistemini görüyorlar. Tasarladıkları başkanlık tüm yetkilerin tek kişide toplandığı, dolayısıyla parlamentonun ve diğer burjuva denetim mekanizmalarının, partilerinin rolünün tümüyle sıfırlanacağı, her türlü muhalefete karşı en acımasız bastırma yöntemlerinin uygulanabileceği bir sistem. Bu aynı zamanda, AKP’nin devlet olma sevdasının da doruğu olacak.

Bu nedenle, 7 Haziran seçimleri; AKP ve tüm burjuva partileri açısından, aynı zamanda tüm devrimci ve demokratik güçler açısından da oldukça kritik bir seçim. AKP ve burjuva partileri açısından bir tür “varolma, varlığını koruma” seçimi. Devrimci ve demokratik güçler açısından ise demokratik mevzileri koruma ve ileriye sıçramak için basamaklar oluşturma seçimi.

CHP, MHP ve Burjuva Siyasetinin Diğer Aktörleri

Burjuva siyasetinin AKP dışındaki diğer aktörleri, AKP iktidarı öncesi burjuva siyaset zemininin restorasyonu dışında, özgün bir politik hedef oluşturmaktan tümüyle uzaklar.

CHP`nin, burjuva anlamda da olsa demokratik bir Türkiye yaratma konusunda hiç bir fikri ve hedefi bulunmuyor. İçindeki açık milliyetçi faşist unsurların ayrılması ile birlikte sosyal-demokrat bir çizgiye yaklaştığı izlenimi yaratsa da, açık ve somut bir demokratikleşme çizgisi yoktur. Son dört yıl içinde CHP, bütünlüklü bir demokratik çizgi geliştirmekten uzak, dağınık, bölük pörçük, iddiasız bir parti oldu. Dahası, Kemal Derviş gibi bir IMF tahsilatçısını, seçimleri kazanmaları halinde başbakan yardımcısı olarak atayacağını açıklaması, vb. aslında TÜSİAD çizgisinde olduğunu, 2002 öncesi dönemin makyajlanmış bir halini istediğini apaçık ortaya koyuyor. CHP’nin bugünkü konumuyla, AKP karşısında sistem içi bir alternatif olmaktan uzak olduğu açıktır.

MHP’nin Kürt özgürlük hareketinin, devrimci hareketin bastırılması dışında tek bir politikası bulunmuyor. Hiç bir zamanda olmadı. MHP, Kürt özgürlük hareketinin kazanımlarından rahatsızlık duyan gerici kesimlerin en geniş bölümünü kendi etrafında toplama çabası dışında, 4 yıl boyunca tek bir politika geliştirmedi. MHP’nin sistem açısından bir iktidar seçeneği olmadığı açıktır. Gerici- faşist kesimlerin, işçi ve halk hareketlerine karşı mobileze edilmesi ve çeşitli hükümet kombinasyonlarında denge sağlanmasında rol oynayan faşist bir partidir. Önümüzdeki dönemde de ancak bu kadarlık bir rolü olacaktır.

Diğer düzen partileri olarak SP, DP, BBP ise, esas olarak siyasal varlıklarını sürdürme çabası içindedirler. Herhangi bir politik seçenek oluşturma konumunda değildirler.

Halkçı ve Demokratik Seçenek; HDP

2013’den bu yana Türkiye’deki çarpık kapitalist sistemin krizi hızla derinleşmektedir. Düzen karşısında tek seçeneğin devrimci ve demokratik güçler olduğu da açıktır. Ancak Türkiye devrimci ve demokratik güçleri açısından bakıldığında hiç bir düzeyde büyük bir toplumsal direniş gücü yaratılamadığı da aynı ölçüde açıktır. Büyük Haziran Direnişi`nin ortaya çıkardığı muazzam toplumsal mücadele dinamiklerine, Ortadoğu’nun tümünün içine çekildiği büyük işgal ve iç savaşlar, altüst oluşlar tablosuna ve bunun sunduğu mücadele olanaklarına rağmen öncü bir devrimci ve demokratik güç ortaya çıkarılmış değildir.

Bu tablo içinde, demokratik, halkçı temelde mevziler kazanan, toplumsal tabanını büyüten ve sadece Türkiye ve Kürdistan’da değil, tüm Ortadoğu’da önemli bir siyasal aktör haline gelebilen yegane güç Kürt ulusal demokratik hareketi olmuştur.

Kürt hareketinin HDP üzerinden Türkiye’de geliştirdiği ortak cephe çalışması, kapsadığı geniş kesimlerle özellikle son bir yıl içinde, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki en önemli halkçı ve demokratik mevzi durumundadır.

Seçimlerde Devrimci Tutum

Hiç kuşkusuz, devrimci sosyalistler açısından, kapitalist sistem içinde seçimlerin işçiler, emekçiler ve tüm ezilenler için köklü bir çözüm olamayacağı açıktır. Çözüm, kapitalist sistemin tümüyle ortadan kaldırılması demokratik halk iktidarının kurulmasıyla mümkündür.

Öte yandan, burjuva seçim süreçleri devrimci ve demokratik güçlerin daha geniş kesimlere ulaşması ve mevziler kazanması açısından da önemli fırsatlar sunar.

Seçimler karşısındaki pratik taktik tutum bağlamında bugün asıl önemli noktalar şunlardır;

  • AKP’yi ve oligarşiyi, onun arkasında saflaşan kesimlerini teşhir etmek, her cephede geriletmek,
  • Büyük Haziran Direnişi ve 6-8 Ekim isyanlarında ortaya çıkan Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın (ki buna Rojava’yı da eklemek gerek) devrimci, demokratik dinamiklerini birleştirmek ve mümkün olan en geniş kesimleri bir araya getirmek,
  • Büyük bir işgal ve iç savaşlar alanına dönüşmüş olan bölgemiz Ortadoğu’daki süreçler karşısında birleşik devrimci, demokratik bir direniş tutumuyla yer alabilmek ve bu savaşların Türkiye ve Kuzey Kürdistan’a sıçraması durumunda ortak mevziler yaratabilmek için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Lafı dolandırmadan ifade etmek gerekiyor; her üç noktada da bugün açısından devrimci sosyalist bir alternatif bulunmuyor.

Öte yandan, asgari düzeyde de olsa, halkçı demokratik bir seçenek olarak HDP, yukarıdaki her üç noktada devrimci ve demokratik güçlerin seçim birliği açısından yegane alternatifi oluşturuyor. Bunu ifade ederken şu noktaları unutuyor değiliz; HDP sosyalizm iddiası olan, devrim iddiası olan bir parti değildir. Böyle bir iddiası da yoktur. Halkçı demokratik bir programa ve siyasal iddialara sahiptir. Bunun yanı sıra, Kürt ulusal demokratik hareketi tarafından domine edilmiştir. Bunun anlamı, uzun vadede Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki mücadelelerin farklı gündemlerinin yükü altında kalacağıdır. Fakat bu, mevcut koşullar altında seçim sürecinde işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin halkçı demokratik birliğinin HDP saflarında sağlanabildiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Seçim sürecinde HDP’nin desteklenmesi, seçim çalışmalarının ortağı olunması, AKP’nin geriletilmesi, devrimci ve demokratik güçlerin en geniş kesiminin mücadele birliğinin sağlanmasında mesafe alınması ve Ortadoğu`yu cehenneme çevirmeye çalışan emperyalistler ve yerli işbirlikçilere karşı, ortak bir demokratik halkçı duruşun gösterilmesi açısından önemli ve gereklidir. HDP’nin yüzde on barajını aşması, AKP’nin hem parlamentoda gerilemesi, hem oy oranının gerilemesi ve kaçınılmaz olarak yaptığı bütün hesapların bozulması anlamına gelecektir. Dahası bu durum, tüm devrimci ve demokratik güçler açısından önemli bir moral kazanımı olacağı gibi, seçim sonrasında gelişecek daha büyük mücadeleler içinde önemli bir mevzi kazanımı olacaktır.

Seçimleri boykot tutumunun veya ne anlama geldiği belli olmayan ortacı tutumların, bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki devrimci ve demokratik güçleri ileriye taşıma ve siyasete etkin biçimde müdahale etmek açısından pratik bir değerinin olmadığı açıktır.

Devrimci sosyalistler, seçim sürecinde HDP ile omuz omuza bir yandan devrim ve sosyalizm propagandası ve çalışması yaparken, öte yandan ortak paydaların da mücadelesini yürütecektir.

 

EÖC – EMEK VE ÖZGÜRLÜK CEPHESİ

Ali Topuz

Başbakan’ın grup nutkundaki Alevilerle ilgili cümlelerin tamamı vahim. Fakat polisin vurduğu birinin ‘GBT kayıtlarına’ bakıldığının ilanı bir eşiğin daha çoktan aşıldığını gösteriyor.

Yaşayana kurşun, ölene GBTŞiddet görüyoruz. Nerede toplum varsa orada şiddet vardır ya. ‘Hukuk’ olduğu sürece, hukuk zemini ve ufku kaybedilmediği sürece büyük dert sayılmaz. Ne yazık ki şiddet görüyoruz, fakat hukuk göremiyoruz.

Soma’da Yusuf Yerkel’in yerdeki eylemciye attığı tekmeler, kendisinin Başbakan’ın yanında namazda görüntülenmesiyle ilan edilecek kadar açık iktidar desteği buldu. Başbakan’ın tokat attığı ‘yalan’lansa bile, “Yuh çekersen tokadı yersin” formülüyle yalın şiddetin her eylem için kullanımının serbest bırakıldığı bizzat kendi ağzından ilan edildi.

Gayrihukuki bir ölçü: Sabır!
En son Okmeydanı’nda, Uğur Kurt’un öldürülmesinden sonra “Polis nasıl sabrediyor anlamıyorum” sözüyle yalın şiddet kullanımının ‘sabır’ denilen gayrihukuki bir ölçüye vurularak talebinin, hükümet başkanının açık tercihi olduğu bir daha ilan edildi. Buna bazı gazeteler hayli haklı olarak ‘Vur emri’ dediler. Eski devlet yapıları ve modern dönemlerin diktatoryal yönetimleri için ‘vur emri’ anlaşılabilir bir şeydir, zaten hukuktan ve hukuk devletinden bahsedilemez oralarda. Bu, monarşik, “Kanun benim” anlayışıdır; öyle olmasaydı Yusuf Yerkel hakkında ciddi bir adli süreç işliyor olurdu. Öyle olmasaydı Yusuf Yerkel, hükümet başkanıyla namazda görüntülenme teşvikiyle onurlandırılmazdı. Öyle olmasaydı, Başbakan’ın “Yuh çekersen tokadı yersin” sözü, ‘ifade hürriyeti’yle övünen bir iktidar tarafından taşınamaz olurdu. Öyle olmasaydı, tekme, tokat ve yuh çekmeye cezanın bu şekilde ilanının, tüm hukukun imhasından başka anlama gelmediği kolay kavranırdı.

Güç, devleti devlet yapan şey. Çekirdeği, şiddet tekeli. Çıplak şiddet, devlet gücünün çekirdeği ve en dış kabuğu olarak devlet tercihlerinde daima iş başındadır. Şiddet tekelini devlet, ‘adalet’ ve ‘güvenlik’ taahhüdüyle meşrulaştırır, ‘hukuk devleti’ denilen şey, bu tekel niteliğindeki şiddetin ve onun eşliğindeki tüm kurumsal işleyişlerin hukuka tabi ve hukuksal denetime açık oluşu arayışının adıdır. Dünyanın herhangi bir yerinde başarılabilmiş değilse de, bir ufuk ve bir işleyiş ilkesi olarak vardır, varsa. Bu ilke ve arayıştan çıkıldığında, işler rayından çıkar.

Berkin ve şiddet tercihi
Okmeydanı’nda Berkin Elvan’ın vurulmasından sonra eylemci olup olmadığı, eylemde olup olmadığı, yasadışı örgütlerle birlikte hareket edip etmediği, Başbakan Erdoğan dahil tüm iktidar partisi üyeleri, medyası tarafından defalarca tartışma konusu yapıldı. Bu yapılırken gaz fişeğinin yıllardır can aldığına aldırılmadı, polisin gaz fişeğini cezalandırma aracı olarak kullandığı, doğrudan vücudu hedef alarak atış yaptığı sayısız görüntüye rağmen ne ahlaki tartışmaya değer görüldü bu çevreler tarafından ne de hukuki soruşturma konusu yapılması istendi ya da soruşturmaların selamete ermesi için destek verildi. Bu, bir tercihti: Yalın şiddet kullanımı, ‘istenmeyen çevreler’den gelen eylemlere karşı serbest bırakılmıştı. ‘İstenmeyen çevreler’ önemli, şiddet herkese değil, belli kesim, kişi ve gruplara yönlendiriliyor çünkü. Bunun da kodları Başbakan’ın dünkü grup konuşmalarında vardı.

Başbakan Erdoğan’ın Okmeydanı olaylarında canını yitiren iki masumun ailesini aramasına, taziye bildirmesine kim laf edebilir? Fakat dün yaptığını anlatır ve Uğur Kurt’un masumiyetini ilan ederken akıl almaz bir açıklama yaptı Başbakan: GBT’sine bakılmış…

Bu aydınlatıcı bir ifade, korkunç bir hakikati aydınlatıyor: Şiddet mağdurlarına yönelik devlet tutumu, GBT’leriyle belirleniyor! Gezi olaylarının ilk günlerinden itibaren doğrudan vücuda gaz fişeği sıkan polislerin neden soruşturmalardan kaçırıldığı, Ali İsmail’in, Abdullah Cömert’in, Ethem Sarısülük’ün soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde neden zanlıların özenle korunduğunu daha iyi anlıyoruz.

Başbakan’ın GBT’li nutkunun içinde hayli ‘Alevi’ sözü vardı. Alevilerin kullanıldığı, Alevilerin kullanılmaya açık olduğu, Alevilerin oradan oraya taşındığı filan… “Oyuna gelmeyin” denildi yine Alevilere…

Peki oyun ne?
Önce ‘Alevi’li nutka bir bakalım. Başbakan’ın ‘Alevilik’ nutuklarının içeriklerine bir öğe daha eklendi: Alisiz Aleviler. Başbakan zaten Ali’yi Alevilere uygun görmemiş, Alevilerden almıştı: “Onların Hz. Ali’ye göre yaşamadıklarını” defalarca dile getirdi; “Aleviyseniz” diyordu özetle, “Camiye gelin.” Kendisini dört dörtlük Alevi ilan ettiği için, ‘Aleviler’ camiye gelmemekle Alisizleşmişti. Bir de tarihsel Hz. Ali ile Alevilik’teki Ali’nin aynı şey olmadığını (kimi inanç, kimi kanı olarak) dile getiren grupları buldu ya, değmeyin keyfine! Söylemin işlemesi için gerekli tüm elemanlar yerine oturdu: Aleviler, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın kafasındaki ve devletin kurucu babalarının imalatı olan Diyanet’in fetvalarındaki dine, Sünniliğin devletlû yorumuna teslim olmayacaklarsa, artık ‘asli unsur’dan olmayacaklar.

‘Asli unsur’ sözü ve fikri, sadece bir söz ve fikir değil, bir toplumsal tasarıma tekabül eder. Özellikle nerede egemen aklın söyleminde bu ayrımı görüyorsak, orada hak ve hukuk alanında bir hiyerarşi kurulduğunu da görebiliriz. Asli varsa tali de vardır, ‘tali’nin payı da uyarı ve talimattan başlayıp, hizaya gelmeye, ihalelerden, kamu istihdamından uzaklaşmaya, en nihayetinde ölüsünün GBT’sine bakmaya kadar gider: “Ve Uğur, GBT’sinde de en ufak bir olumsuz yanı da yok.”

Tekrar olacak ama olaylar da aynı şekilde tekrar edince kaçınılmaz oluyor; Alman kamu hukuku tarihçisi Michael Stolleis, pek güzel söyler: “… devlet gücünü de bağlayıcı içeriğiyle ‘yasanın gözü’, tek parti rejimlerinin farklı düşünürleri ve azınlıkları ezdiği hiçbir yerde istenmemiştir. (…) Çünkü baskıcı kaba kuvvet refleks olarak her türlü bağlayıcılıktan uzak durur. Onun ihtiyacı olan tek şey hükmetmek istedikleri hakkında bilgi sahibi olmaktır. Devlet partisi uyumaz ve hiçbir şey onun gözünden kaçmaz.” (Yasanın Gözü, Kitap Yayınevi)

Oyuna gelelim şimdi, bir oyun var evet: Homojen toplum kurma oyunu. ‘Aleviler’ toptancılığı içinde gizlenen şey de afişe olan şey de aynı: Merkeze hâkim güçlerin inanç, ideoloji ve davranış kalıplarına uydun uydun, uymadın “tokatı yersin.”

Kaynak: radikal.com.tr

M. Ender ÖNDEŞ

Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Sekreteri Dr. Ali Muhyiddin el-Karadaği, geçenlerde Soma’da hayatını kaybeden madencilerin “şehit” olduğunu belirtti. Hani şu birkaç ay önce AKP’nin muazzam yükselişini “gururla takip ettiklerini” söyleyerek 17 Aralık tapeleri için “fitne” fetvası veren “Âlimler Birliği” vardı ya, onlar işte!

Tamam, onları ciddiye almayalım ama nedir hakikaten şu şehitlik meselesi? Soma’da patronların hırsı uğruna ölüme sürülen insanlar nasıl “şehit” oluyorlar?

Meselenin tanımı çok açık! Şehitlik tamamen dinsel bir kavram ve din uğruna ölen kişiyi tanımlıyor. Sadece İslamiyette değil, Hıristiyanlıkta da durum böyle. Onlarda özellikle İsa ve ilk dönem Hıristiyanlarının yaşadıklarından hareketle “şehit” (Martir) kavramı, savaşta ölenlerden daha çok inançları uğruna işkence gören insanları kapsıyor. Ama iş Türkçeye gelince durum değişiyor.  

Burası ilahiyat köşesi değil ama olsun, biraz deşelim. Dini açıdan, birkaç kategori var. Mesela Şehîd-i Kâmil, hem dünya hem de ahiret itibariyle şehit sayılan kimselere deniliyor ve bu kategoriye girmek doğrusu bir hayli zor. Bir de, Şehîd-i Uhrevî kategorisi var ki, benim bile pek güvenilir bulmadığım kaynaklara göre, bu sınıfa, suda boğulanlardan, karnı ağrıyanlara, lohusa kadınlardan akrep sokanlara kadar neredeyse herkes giriyor. Ve tabii, “iş kazasından ölenler” de bunlara dâhil!

Marks’a şu malum “afyon” meselesinden ötürü sövüp saymak kolay; Marks’ın ne dediği ne demediği ayrı bir konu, isteyen bakar* ama Allah aşkına iş kazası dediğimiz şey neden olur? İçin için yanan bir madene yoksul insanları zorla soktuğunuzda, bunun adı nedir? Ya da Bangladeş’te çürük bir binaya 8 binden fazla köleyi doldurduğunuzda bunun uhrevi yanı nedir?

Sahabe zamanında Mekke ve Medine’de sanayi söz konusu olmadığına göre, daha sonradan “şehadet” kapsamına “iş kazası”nı kim sokmuştur sizce? İnsanları hayvan gibi çalıştıran ahlaksız ve şerefsiz alçakları savunmak, onların katlettiklerine sözde “ulvi” bir sıfat yükleyerek bu insanlık suçunu yumuşatmak, böylece insanları yatıştırıp kandırmak isteyenler olabilir mi? Yalnızca iş kazası değil. Neden Türkiye söz konusu olduğunda, dini bir kavram olan “şehadet” birdenbire “kavmi” ve “devletlû” nitelikler de kazanıyor? “Türk vatanını koruma” ya da “devlet görevinde ölme” gibi durumlar da neden “şehadet” kapsamına alınıyor? Allah’ın dağına gönderdiğiniz yirmi yaşında bir çocuğun cenazesi gelince, böylece o neyi savunurken ölmüş oluyor? Kuyulara köylü cesedi dolduran caniler, trafik kazası geçirse neden Hz. Hamza muamelesi görüyor?

Yine Soma’ya gelelim biz; madenlerden eşşek yüküyle para kaldırıp, İstanbul’un iki sahibinin (Topbaş ve Sarıgül) imzasıyla neredeyse Allah’a şirk koşacak yükseklikte binalar yaptıranlar üç kuruşluk maskeleri bile doğru dürüst vermediği için çocuklarını öksüz bırakan madenci Ahmet ya da Mehmet, nasıl böylece şehit düşmüş oluyor? Vicdanını cüzdanına sıkıştırmış olanlar, “durun bakalım, burada çalışılmaz” deseydi şimdi evlerinde çocuklarını kucaklayacak olan insanlar, nasıl bir “ulvi vazife” için ölmüş oluyor? Gördünüz mü fotoğrafları; toplu emekçi mezarının her köşesini birden nasıl da Türk bayraklarıyla donattı aklı evvel birileri? Ne oldu şimdi? Daha mı Türk oldu sizin yedi sülalenizden daha Türk olan Soma’nın köylüsü? Daha mı Müslüman oldu siz fetva verince madende bile kıble arayan insanlar? Afyon dediğin lafın gelişi be; damardan eroin vermek değil mi bu?

Ha, bir de şu var. Soma madencileri şehitse eğer, şehit edene ne yapılmalı?

Bakara Suresi, sadece soytarıların ve şaklabanların tekelinde değil ya; memlekete ilahiyat lazımsa biz de anlarız biraz. Bakın bir de şu var: “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı.” (Bakara 2/178)

N’olacak şimdi?

Bayrakları diktiniz. “Şehadet şerbetini” Soma’nın yoksullarına içirdiniz, peki ya müminleri şehit edenler?

Makara değil bu, Bakara! Adamı fena çarpar!
 

 Karl Marx. Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisine Katkı. Giriş. Sol Yayınları. S. 191-192. Ya da http://tr.wikipedia.org/
wiki/Din_halk%C4%B1n_afyonudur

Kaynak: ozgur-gundem.com

M. Ender ÖNDEŞ

Hidayet Sekmen, Wanlı. Sekiz buçuk yıldır Soma madenlerinde çalışıyor. Usta işçi olan ve Acil Müdahale Ekibi’nde yer alan Sekmen, Soma’da dönen dolapları, sömürü mekanizmasını, rezil sendikacılığı ve sırtında taşıdığı can yoldaşı madencileri anlattı…

NEDENİ KAR HIRSI

Sonuçta, bunun sebebi, hız, üretim hırsı ve fazla yüklenmedir. Başka da bir sebebi yoktur, olamaz. Her zaman senden daha fazla çalışmanı isterler, kömür çıksın, nakliye olsun, bütün meseleleri budur… Bu kural böyle felaketlere yol açar

KILIFINA UYDURUYORLAR

Şirketin getirdiği sendikadan hiçbir hayır görmedik, hiçbir hayır da beklemedik zaten. Sendika şirket ne diyorsa onu yapıyor. “Ekip başı” boş laf. Bildiğin taşeron. Kılıfına uydurdular ama taşeron hala eskisi gibi para kazanıyor

Soma için acil komisyon

İnsanlar toplansa, bir komisyon kurup tek tek çalışsa o zaman durum netleşir. Ama şirket ve devlete kalırsa her şey olabilir…

Kâr uğruna ocakları söndürdüler

Hidayet Sekmen, Wanlı. Sekiz buçuk yıldır Soma madenlerinde çalışıyor. Katliamın olduğu ocakta değil ama aynı holdingin bir başka ocağında (Ata bacası) usta işçi ve Acil Müdahale Ekibi üyesi. Önce inşaatlarda çalışmış bu yörede, aylığını alamamış, sigortası olmamış. Sonunda bezmiş ve madene girmiş, o gün bugündür yeraltında kazma sallıyor. Onca yılın deneyimiyle konuşuyor, ne dediğini biliyor, söylediğinin de arkasında duruyor. Artık canına tak etmiş, sözünü de sakınmıyor konuşurken. Madencilik ve kaza üzerine birçok ayrıntıyı ondan öğrendim; arkadaşlarını nasıl kurtardığını, cenazeleri nasıl sırtında çıkardığını da anlattı, madenlerde dönen dalavereleri de… Noktasına virgülüne dokunmadan veriyoruz.

– Nedir bu trafo işi? İstersen oradan başlayalım…

Yaklaşık 20 ton kadar, bir oda büyüklüğünde bir elektrik panosu düşün. Tek trafo var o ocakta. Aslında giriş yerlerine değil de hava çıkış yerlerine konulur. Bizim şu andaki ocağımızda hava çıkış yerinde ama tam çıkışta da değil, ona özel olarak bir yer yapmışlar, yani bir sıkıntı olursa sağa sola zarar vermez. Aslında yöntem budur.

– Öbür tarafta nasıl oldu?

Trafo patlayınca kablolar yanıyor. Öyle bildiğimiz kablo değil, çok geniş bir bant içinden giden kablolar bunlar ve yangın başlayınca o bant da yanmış. Bu yanma muazzam duman ve gaz yapar. Aşırı yüklenmişse kızışır, o kadarı zehirlemeye yetiyor. Galerilerde gaz birikmesi olmuşsa da metan değildir, karbonmonoksit ve karbondioksittir. Çünkü biz aşağıya kadar indik ilk gün.

İlk olayın olduğu yerde hava girişi olduğu için dumanı ocağın içine sürmüş. Tam olarak elektrik panosu mu patladı, kablolar mı yandı, kömür mü kızıştı tam olarak bilmiyoruz. Şirket yetkilileri kömürden diyor ama gaz ölçüm aletleri var, onların değerleri bellidir. Bu bilinir yani. Ama ben zannetmiyorum. Mekanize ayaklar var. Pistonların, araçların fazla yüklenmesiyle ısındıysa…

– Tek hava girişi mi var?

Tek hava girişi var, tek hava çıkışı var. Patlama olunca kara duman olduğu gibi içeri basılmış oluyor. Hava girişi öbür tarafta olsaydı çok az kayıp olurdu. Trafonun zaten hava girişinde ne işi var? Anlamadım gitti. Ayrıca kendini kapatma sistemi var, bu yapılsa durum değişirdi. Pano zaten orada olmamalı ya da onu ayrı bir yer yap ve nefeslik ver.

– Hiç ihmalimiz yok diyorlar…

Madencilikten anlamayan insanlar soru sorunca, istediklerini yutturuyorlar tabii. İhmal yoksa niye olmuş o zaman? Şimdi bak, öyle malzeme vardır ki 24 saat bile dayanmaz. Çok büyük pistonlar var burada, hepsi elektrikle çalışıyor. Buna dayanan bir sistem gerekir. Ya da dinlendireceksin. Oradan üç cenazeyi çıkarırken mekanize ayak denilen şeyi ilk kez gördüm. Çok ağır malzemeler.

– Başka havalandırmalar gerekmiyor muydu?

Bir defa tepeden inme bir havalandırma olması lazım. Devletin kendi şirketlerinde tepeden inme “nefeslik”leri varmış. Özel sektörde yapılmıyor. Pahalı geliyor ya da işçilik harcanıyor, zaman kaybı oluyor. Devletten özele aldıklarında maliyeti böyle düşürüyorlar. Devlet işinde işçiyi sıkmazlardı. “Hadi hadi, şu iş şöyle olacak” demiyor. Özel sektör diyor. Mesela 8 saatte şu kadar iş olacak diyor. Devlet ise sağlam olsun diyor. Şirket bunu önemsemez. Şirket kömür çıksın diyor, o kadar. Kimi yerlerde biz, bant kenarlarından geçemiyoruz, bandı da durdurmayın diyorlar ve biz sürünerek geçiyoruz.

– Para harcamayalım, insan harcayalım…

Aynen öyledir! Gözlerimle sekiz buçuk yıldır ben bunu görüyorum.

Hızlı üretim uğruna…

– Peki koskoca Ciner bu ocağı neden bıraktı?

Yürütemedi. Tehlikeli buldu ve işçi maliyeti yüksek geldi. Yukarıdan fazla baskı vardı, çok üretemedi belki. Ciner varken çok faza ceza yiyorlarmış, çünkü tehlikeli bir ocakmış. Ciner bırakınca Soma Kömürcülük bu işin üzerine atladı. Hatta, o dönem ‘nasıl yapacak bu işi’ deniliyormuş. Sonuçta Soma Kömürcülük çok kömür çıkarmış ama anladığım kadarıyla ‘kaptı kaçtı’ iş yapmış, gerisini düşünmemiş, içi boşaltılan galeriler ne oluyor, risk var mı yok mu bakılmamış.

Aynen öyle. Fazla kontrol edilmiyor. Bak, burada Geventepe vardı. Aldığı sahaların 2016íya kadar süresi vardı, yani 2016íya kadar devletten izni vardı ama bir buçuk yol önce bitirdik. ‘Karatumba’ sistemi yaptılar. Karatumba sistemi, bir ana yol açıp, onun sağını solunu kazıp kömürü alıp çıkmaktır. Bir ay içinde alırsın. Ama ayak sistemi, aynı yer için bir buçuk iki seneyi bulur. Böylece biz süresi üç yıl daha olduğu halde sahayı bitirdik.

– Yani hızlı yapılıyor?

Evet, hızlı yapılıyor. Karatumba böyledir. Ama sıkıntılı bir sistem. Tek hava girişli oluyor temiz hava oradan giriyor, aynı yerden çıkıyor.

– Çöken ocak öyle mi?

Hayır, değil. Ayak sistemi de, karatumba da mekanize sistem de var. Ama orada da hız var.

Taşeronu kılıfına uydurdular

Taşeron var mı ocaklarda?

Taşeron tabii ki var. Şöyle: Taşeron amir gibi başımızda duruyor. Mesela, kendisi var adamın, iki oğlu var hepsi bir vardiyada. Taşeron olarak yürütüyor işini. Mesela 60 tane adamı varsa, onlarla iş görüyor. Daha önce bunun adı taşerondu şimdi ‘Ekip’ oldu. Yani şirket eski taşeronları kendi bünyesine aldı, böyle devam ediyorlar.

– Şirketin basın toplantısında da “Bizde kesinlikle taşeron yok, ekipler var” gibi muğlak bir laf etmişti yöneticiler.

Tamam işte, ekip başları var diyor; oysa öyle bir şey yok, “ekip başı” boş laf. Bildiğin taşeron. Bildiğin benim gibi madenci, ama 40 tane adamı varsa, her ay on milyara kadar gelir sağlıyor onların üstünden. Onlar üzerinden hisse ya da komisyon alıyor. Şirketten yüzdeyle iş yapıyor.

– Tarım işçilerinin ‘elçi’leri gibi mi?

Aynen öyle. Biz işyerinde şirketin şu adamı bu adamı demiyoruz, örneğin GEMA diyoruz, ÖZDEMİR, YEŞİL diyoruz. Bunlar daha önce taşerondu, şimdi resmen şirket bünyesinde ama işler yine böyle sürüyor. Kılıfına uydurdular ama taşeron hala eskisi gibi para kazanıyor. İşe ihtiyacı olan bunları buluyor ve onlar da madene getiriyor.

– Ne kadar maaşlar mesela?

Şu an, 30 günü ful çalışırsan bin 800 lira alırsın. Rapor alır, izin yaparsan maaş direk olarak bin 500, bin 400’e kadar iner. İki günü 200 lira keser ama gösterilen yevmiye 63 liradır. Yani yevmiye öyle ama gitmezsen 100 lira oluyor bedeli.

Madencilik zaten zordur

– Sözümü hoşgörün, diyorlar ki “usta işçi köpek gibi tehlikenin kokusunu alır” ve ayrıca bir risk anında soğukkanlı davranır.

Mesela ben ustayım. Ben gittiğim yerde amiri beklemem, kimi çavuş işten anlamaz çünkü. Ben vardiyanın bıraktığı işi kontrol ederim. Evde çoluk çocuk var. Mesela direkleri kontrol ederim, çivilerine bakarım. Kafama çöker yoksa. Ayrıca, yerin durumuna bakarım, delikleri ona göre delerim. Ama toplama adam getirirsen bunları bilmez. Bizim gibi soğukkanlı olmaz. Bu kurtarma işinde bile ölülere dayanamayan, bayılan, geri dönen arkadaşlarımız oldu. Bu iş böyledir yani. Madencilik, cesaret, teknik ve ustalık işidir. Bilgi de çok az veriliyor çalışanlara. Bazen 6 aylık işçiyi üretime de sokuyorlar; oysa 6 aylık adama basit işler yaptırılır.

Sendika ne işe yarar?

– Sizin bir sendikanız var mı gerçekten?

Sendika şirket ne diyorsa onu yapıyor.  Ben 8 senedir aşağıda tek bir sendikacı görmedim. Denetleme diye bir şey yok zaten.

– Sendika seçimi nasıl olur?

Çok güzel olur! Zarfları elimize verirler. Şirket adamı orada oturur. Zarf hazırlanmış içine kendisi koymuş her şeyi, sen kutuya atıyorsun.

Göstermelik denetlemeler

Denetleme nedir gerçekten?

Aynen şöyle. Önceden şirkete haber verilir, şirket o gün yukarıda yemekler hazırlar, tatlılar filan hazırlanır, ocağın güzel yeri hazırlanır. Gelip yemeklerini yerler, sonra…

– Aşağı inerler değil mi?

Aşağı inerler tabii! Ocağın en düzgün yeri hazırlanır. Askeri teftişte olduğu gibi, en iyi bölgedir orası, eğilmeden bile gezilen bir yerdir. Orası gösterilir, malzemeler gösterilir, nefeslik şurada, şu şurada denilir. Gelip geçerler. Benim çalıştığım panoda, inanmayacaksın ama bir ev sehpasının altı kadar küçücük bir yerden geçeriz, o kadar ki, ekmek çantamızı bile bırakırız oradan geçebilmek için. O kadar dar yerler vardır. Zaman yok açmak ve tahkimat yapmak için. Oraları denetimciler görür mü? Tabii ki hayır! Oraya kadar inmez ki. Ben denetimcileri hiç görmedim ki! 8 yılda ben ya bir sefer ya da iki sefer görmüşümdür denetimcileri. Her şey danışıklıdır. Her bir ayak, yani çalışma yeri bir taşeronundur ve şirket onlardan en iyisini hazırlar, oraları gösterir. Yarım saat, en fazla bir saattir kontrol, hepsi o kadar. Yani on tane denetim geçirdik lafı havadır. Denetim menetim hepsi boştur.

– Bu rakam karmaşasına ne diyorsun?

Valla hiç iç açıcı değil. 787 kişiden bahsediliyor, biz bunu hesaplarız zaten, kolay. Ocağa kaç kişi girdi bilirsin. Yerüstünü de bilirsin. Yani verilen rakamlar kimseye gerçekçi gelmiyor, bana da gelmiyor. Mantık olarak düşünürsek, ortada 450 kişilik bir tablo var  ortada. Bunun şartelcisi var, malzemecisi var… Kimi arkadaşlar amir izin verirse işini erken bitirip çıkabiliyor ama öte yandan işini devralmak için erken giren de var. İkinci vardiyadan da inenler var. Ama tümü inmemiş. İş devralmak için erken inenlerden sonra duman gelince millet geri çekilmiş. Yoksa onların aşağı ineceği yerde çok ölü görürdük.

– Yani o zaman belki 700 gibi rakamlar yoktur ama…

350-400 civarında olur bence. Manzara öyle görünüyor. İnşallah olmaz. Saklamazlarsa tabii.

– Bu kadar şeyi nasıl gizleyebilirler ki?

Kim araştıracak? Nasıl araştıracak? İnsanlar toplansa, bir komisyon kurup tek tek çalışsa o zaman netleşir tabii. Sendika sendika olsa çok kolaydır. Herkesin adı, adresi, telefonu var. Oturur ararsın herkesi, evlerini gezersin rakam ortaya çıkar. Hatta gider maaş aldığımız bankanın dökümlerini çıkarırsın olur biter.

– Kart basmamış insan olabilir mi?

Pek zannetmiyorum; çünkü kart basmazsa o günkü yevmiye yazılmaz. Binde bir unutulur.

– Taşeronda olur mu bu?

Orada da olmaz. Sayıyı bilmek zorundadırlar. Bize verilen kart açık çıktığında o yevmiyeyi geri kazanmak için on tane amir gezersin, çok uğraşırsın.

– Peki, “Ağırlıkçılar” diye bir ekip var, onların durumu ne? Kartsız çalıştığı söyleniyor…

Sabah 08.00’den öğlen 12.00’ye kadar çalışırlar. Doğrusu ben gözümle görmedim ama basmazsa yevmiye alamaz. Çünkü onlar da yevmiyeli aslında. Madenin pisliğini topluyorlar aslında. Tahkimat malzemeleri, demirler… Bunları taşırlar. Çok ağır iştir ve herkes de yapamaz.

– Peki, bütün ayrıntıları geçersek, nedir bu rezaletin gerçek nedeni?

Sonuçta, bunun sebebi, hız, üretim hırsı ve fazla yüklenmedir. Başka da bir sebebi yoktur, olamaz. Her zaman senden daha fazla çalışmanı isterler, kömür çıksın, nakliye olsun, bütün meseleleri budur. Az çalışırsan, çavuşlar ifadeye çağrılır ve hesabı sorulur, budur yani. Çalışacaksın, çok çalışacaksın. Kural budur ve bu kural her zaman böyle felaketlere yol açar, yarın da açacaktır.

Başbakan geldi cenazeler beklesin!

Dün gittim ocağa yine kurtarma için, Cumhurbaşkanı gelecek diye bizi sokmadılar. Acil Müdahale Ekibi’ndeyim, adam beni almıyor. Özel timciler, polisler… Tartıştık… Daha ilginç bir şey anlatayım, başbakan geldi ya, cenazeler bekletiliyor. İş durdu. Cenazeler yığıldı orada. Daha sonra BDP heyeti ya da Kılıçdaroğlu gelince cenazeler çıkarıldı, millet tepki göstersin diye. Öyle de oldu. Bunu da gördük.

Tanıdığın çok insan var mı kaybettiğin?

Olay günü  17.00’de telefon geldi bana, hemen gittik. Bizden önce oradaki ekipler inmiş zaten. Ölüleri hiç ellemedik, çünkü canlı arıyorduk. AKUT’çular filan da çok işe yaramadı, çünkü madencilik başka bir şey, bilmen lazım. Yani bu işte işçinin dostu yine işçi oluyor. Burada arka mahalleden 20 kişi var ölen, tanıdığım, dostum, arkadaşım, bir sürü insan öldü. Çay içip ekmek yediğim insanlar, komşularım var.

Kaynak: ozgur-gundem.com

Selami İnce

Almanya Korsan Parti liderlerinden Marina Weisband, 7 – 8 Kasım tarihleri arasında Almanya Büyükelçiliği tarafından Antalya’da düzenlenen “Sosyal medya ve sosyal hareketler” konulu toplantıya konuşmacı olarak katıldı. Weisband, Mart 2011 – Nisan 2012 tarihleri arsında bir yıl Korsan Parti’nin siyasi işlerden sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri konumundaydı. Weisband, görev süresinin bitiminden aynı göreve tekrar aday olmadı. Almanya’da Korsan Parti’nin hala en önemli yüzü olarak tanınan Weisband, 1987 yılında Ukrayna Kiew’de doğdu. 1994 yılında ailesiyle birlikte Almanya’ya göç etti. Psikoloji eğitimi alan Weisband, partide bu dönem profesyonel görev almayacağını ve okullarda çocuklara “taban demokrasisi”nin önemini anlatan bir proje hazırladığını söyledi.

Weisband’ın Korsan Parti, Gezi direnişi, Erdoğan’ın son sözleri gibi konularda sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

Bir ara neredeyse kamuoyu yoklamalarında oy oranınız % 10’lara çıkmıştı. Yazın yapılan son seçimlerde ancak % 2,2 oy alabildiniz. Sorun nerede? Neden bu kadar az oy aldınız?

Hatta bir ara oy oranımız % 12’lere çıktı. Kamuoyu yoklamalarına göre çok daha az oy almamızın en önemli nedeni yapısal sorunlarımızı çözemememiz. Bizden kaynaklanan sorunlar bunlar. İkinci nedeni ise, bence biz zaten kamuoyunda görüldüğü gibi, medyanın görmek istediği gibi, % 12’lik bir parti değildik. O kadar güçlü hiç olmadık. Bu kadar az oy almamız gerekmiyordu ama o kadar da yüksek oy oranı olacak bir parti değildik. Her durumda % 5 barajını geçebilirdik ama yapısal problemlerimizi aşamadık.

Neydi yapısal problemleriniz?

Bütün kademelerdeki parti yöneticileri ücret alamadan çalışıyordu. Herkesin profesyonel başka işleri vardı ve politikayı sanki boş zaman değerlendirme işi olarak yapıyordu. Bu çok önemli bir sorun. Parti yönetim kadroları profesyonelleşmeli. Bunu sağlayacağız. Boş zaman değerlendirme işi olarak politika yapılamayacağını anladık. Yönetici olmayan diğer parti kadrolarının finansmanı konusu da önemlidir. Bu konuda da profesyonellik artmalı.

Ayrıca, Korsan parti bir taban hareketi partisi olması nedeniyle taban tarafından yönetilmeli. Bu yönetim süreci de 2 yılda bir genel kurul toplayarak olmaz. İnternet platformunu daha sıkı kullanmalıyız. Sürekli taban yukarıya politika üretmeli.

Ben de sizin “parti olmayan-parti” olmaya çalıştığınızı sanıyordum. Kaos halini özellikle tercih ettiğiniz gibi bir hava vardı kamuoyunda…

Hayır, “parti olmayan- parti” olmak istemedik ve değiliz de. Ama klasik bir parti de değiliz. Yeni partiyiz. Eski parti karşıtı yeni bir partiyiz. En azından yeni bir parti tarzı geliştirmeye çalışıyoruz. Yeniler her zaman medyadan ve insanlardan ilgi görür. Biz de o ilgiyi gördük. En küçük hatamızda da aynı yoğunlukla bizi terk ettiler. Şimdi asıl hangi yönde yeni olduğumuzu görmeleri gerekiyor. Söylediğimiz yeni şeyleri duymaları lazım. Bunu iyi söylersek yine gücümüze kavuşuruz. Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılıyoruz. Ve kesinlikle 2017 seçimlerine kadar kendimizi yenilemiş, daha iyi hazırlanmış olacağız.

Korsan Parti’nin nasıl bir parti olduğunu düşünmeliyiz? Sağ mı, sol mu? Bu kavramlar ne ifade ediyor size?

Biz toplumsal ve özgürlükçü bir partiyiz. Sosyal ve liberal bir parti denebilir. Şöyle açıklayayım: Devlet, bireye karışmamalı. Devlet bireyi hiçbir şekilde belirlememeli. Burada liberaliz. Sonuna kadar birey özgürlüğünü savunuyoruz. İstediği gibi politika yapmalı, istediği gibi çalışmalı vs vs. Ama insan açken politika yapamaz. Devlet, kamu insan açlığını gidermek zorundadır. Bu da bizim sosyal yanımız. Sosyalist değiliz ama kapitalist de değiliz. Ama partimiz içinde sosyalistler var. Kapitalistler de var. Marksist olduğunu söyleyen yöneticimiz de var. Kimse rahatsız değil.

Yoksulları, solu sevindiren bir vaadiniz vardı: Herkese temel geçim parası verilmesi…

Evet, onu hala savunuyoruz. Almanya’da yaşayan herkese, çalışsın çalışmasın, belli bir temel geçim parası ödenmeli. İnsan olan, kimliği olan herkes bu parayı alabilmeli. Ondan sonra ister çalışsın, isterse çalışmasın. Biz bununla yoksulluğun, insan onuruna yakışmayan durumların ortadan kalkacağına inanıyoruz ve bu genel bütçeye şimdikinden daha fazla yük getirmeyecek. Biz yoksulluk parası gibi insanı aşağılayan ödemeye karşıyız. İnsan olan herkesin insan olmaktan kaynaklanan “İnsanca geçim hakkını” savunuyoruz.

Parti içinde aşırı sağcılar vardı. Partiniz için aşırı sağcı, ırkçı tehlike, sorun var mı?

Sadece partimiz için değil, bu tehlike, bu sorun her zaman herkes için var. Biz parti olarak ırkçı ve faşist görüşlere tamamen karşıyız. Tespit edilenlerin de partiyle ilişkisi kesildi. Aşırı sağcı düşünceleri, faşistleri hoş görebilecek bir saçmalık içinde olamayız.

Türkiye’desiniz. Erdoğan’ın kadın erkek öğrencilerin aynı evde kalmaları konusunda söylediklerini duydunuz mu?

Tek bir şey söyleyebilirim: Erdoğan’ın öğrenci evleriyle ilgili söyledikleri sözler ancak diktatörlüklerde söylenecek sözler. Onun istediği şeyler ancak diktatörlüklerde olur. Zaten öyle de oluyordu.

Partinizin dine yaklaşımı nasıl? Almanya’da laiklik – sekülerlik hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Korsan Parti tamamen din dışı. Biz kesinlikle din ile devletin asla birbiriyle ilişkili olmasını istemiyoruz. Devlet, dinden hiçbir biçimde etkilenmemeli. Devletin veya toplumsal alanın hiçbir yanı dinin etkisinde olamaz. Almanya güya seküler geçiniyor ama örneğin kiliseye bağlı kurumlar boşanmış birinin işine kiliseye uymuyor diye son verebilir. Örneğin dini bayramların resmi tatil olması da tamamen dinle ilgili bir şey ve Hıristiyanlık korunuyor. Bunlara karşıyız.

Gezi direnişi sırasından ne düşünüyordunuz, sonrasında şimdi ne düşünüyorsunuz?

Muhteşemdi. Gezi modeli bir gelecek modelidir. Bizim savunduğumuz taban demokrasisi Gezi modelidir işte. Gezi, geleceğin mikro kozmosudur. Gezi yaşanırken böyle düşünüyorduk. Bizim bir arkadaşımız da o zaman İstanbul’daydı. Bize canlı bildiriyordu. Şimdi şöyle düşünüyorum: Farklı kesimlerden, yaştan, cinsiyetten, meslekten Gezi’de ne istemediğini, neye karşı olduğunu hep birlikte söyledi insanlar. Kimi istemediklerini haykırdı. Şimdi ise, hep birlikte, yine o ruhla, o modelle ne istediğini, ortak projeyi söylemeli. Her ne olursa olsun, insanlar içinde bulundukları koşullardan yakınma yerine, uğradıkları haksızlık karşısında mağdur rolüne sığınma yerine meydanlara çıkıp haykırıyorlarsa ve bu koşulları değiştirmek istiyorlarsa, bu muhteşem bir şey.

Hala internet partisi, internet hakları partisi olduğunuzu sananlar var. Sizi kimler seçiyor?

Bizi çok fazla kimsenin seçmediğini daha önce konuştuk. (Gülüyor.) Hayır, internet partisi değiliz ama internetin yeni toplumda önemli rol oynadığını bilen bir partiyiz. Partileşme fikrinin temelinde özellikle telif hakları tartışması gibi tartışmalar olsa da her kesime hitap eden, sosyal sorunlarla ilgilenen bir partiyiz. İnternet ve yeni teknoloji yepyeni işler ortaya çıkardı, yepyeni sorunlar var. Toplum yeniden kuruluyor. Biz bu toplumun partisiyiz. En çok oyu da gençlerden, yeni toplumun sonucu olarak ortaya çıkan güvencesizlerden oy aldık. Güvencesiz ama umutlu çalışanlardan alıyoruz. Çok zenginler dışından herkesten oy alabileceğimizi düşünüyorum. Onlar bizi seçmiyor.

Bütün dünyada Korsan partiler kuruluyor. Örneğin bu bölgede Türkiye’de bir inisiyatif var ama benim kişisel kontağım yok. İsrail’de birbirinden nefret eden iki Korsan Parti var. Şu anda Filistinli Korsanlar parti kurmaya çalışıyor.

 

Kaynak: BirGün

M. Ender Öndeş

CHP’nin safkan milliyetçi vekillerinden Dilek Akagün Yılmaz, birkaç gün önce mecliste yine görevdeydi. Arkasına astığı poster de son derece çarpıcıydı doğrusu. Aynı poster üzerinde iki fotoğraf ve bir slogan: Türkiye İran olmayacak!

Fotoğraflardan birinde, şekilde görüldüğü gibi, 1960’ların İran’ı var; bir ev partisinde kızlı erkekli rock’n roll yapan “modern” insanlar; diğeri ise 2013 İran’ı; çarşaflar içindeki kadınlar…

Zekâmız yeterli, anlıyoruz; Dilek Hanım özetle, “modern İran” ile “yobaz İran”ın çarpıcı karşıtlığını vererek bizi uyarıyor: İşler kötüye gidiyor!

İşlerin kötüye gittiği kesin elbette ama yine de burada bir problem var sanırım: şu 1960’ların İran’ı meselesinde… Üstteki fotoğraf, (1960’lar) Noushi ailesinin albümünden alınmış.* Aileyi tanımıyoruz; Dilek Hanım da tanımıyor muhtemelen; Google sağ olsun! Baba anlaşıldığı kadarıyla subay, kızlar ve anne de Beatles hayranı. Dönemin jet-sosyetesinin 1965 yılbaşı partisi; herkes hem modern hem de eğleniyor. İyi, eğlensinler!

Peki, 1965’te İran’ı kim yönetiyor?

Baştan alalım isterseniz ve şöyle soralım. İran petrollerini millileştirdiği için bütün emperyalistlerin ve en çok da ABD’nin öfkesini kazanan Muhammed Musaddık hükümetini 1953’te kim devirdi? 1951’de iktidara geldikten sonra petrol şirketlerinin hedefi olan “ulusalcı” hükümetle başa çıkamayıp ülkeden kaçan Şah Rıza Pehlevi, CIA organizasyonu bir askeri darbeyle (2013’te CIA darbedeki rolünü resmi olarak itiraf etti!) başa gelip Musaddık’ı zindana atan kişi değil midir? Evet, öyledir!

Cehalet iyidir Dilek Hanım, cesaret verir. Ama biz devam edelim.

Peki, Ortadoğu tarihi, 1941-1979 arasında hüküm süren Şah Rıza Pehlevi’den daha hırsız, daha cani, daha alçak bir monarko-diktatör görmüş müdür? Sanmam. Saddam ona biraz yaklaşır, Evren eline su dökemez! Binlerce devrimcinin kanına giren CIA ajanı Pehlevi’nin SAVAK’ı (ki Humeyni’nin SAVAMA’sı onun devamıdır) ve Evin Cezaevi, öyledir ki, dönemin devrimcilerinin yanlarında siyanür bulundurması örgüt kuralıdır. Diğer resmi sıfatı “Allah’ın dünyadaki gölgesi” olan (Dilek Hanım’a duyurulur!) olan Şah Pehlevi, 1979’da ülkeden defolup gittiğinde de geride çok yetim bıraktı ama devlet hazinesini boşaltmayı unutmadı.

1965 yılbaşında kızlarıyla rock’n roll yapan “modern” bay Noushi, işte bu kanlı caninin subayıdır ve onların rock’n roll saatlerinde muhtemelen Evin’de devrimcilerin tırnakları sökülmektedir! (Dilek Hanım bilmeyebilir, bu “pedikür” gibi bişey değildir!)

Şimdi nereye varıyoruz?

Bay Noushi ve “modern” kızlarının (onlar tabii ki SAVAK’ın ırzına geçtiklerinden değildir!) fotoğrafı ve günümüz İran’ındaki molla rejiminin “türbanlı” kadınlarının fotoğrafı…

Peki biz ne yapmak zorundayız? Durumdan çıkacak vazife nedir?

Gayet açık: Güzelim İran (bakınız üstteki fotoğraf) bu hale (bakınız alttaki fotoğraf) getirilmişse… Ee artık gerisini siz anlayın.

Ama bir dakika! Elimizde bir başka fotoğraf daha var: Bijan Jazani…

Kendisi basit bir adam… Bir İranlı. O da “modern” bir insan. Yandaki fotoğrafta, yeni evlendiği eşiyle görülüyor. Evlendikten hemen sonra da Marksist gerilla örgütü Halkın Fedaileri’nin politik/askeri önderi olarak Siah-Kal ayaklanmasını organize etmek için yollara düştü. Şubat 1971’de Hazar Denizi kıyısında küçük kent olan Siah-Kal’daki jandarma karakoluna (yok yok Eruh’taki değil!) yapılan gerilla eylemine katılamadan tutuklandı. Che ve Mahir’le aynı dönemde ve aynı ruhla yetişmiş olan, gelişkin teorik yazıları da dikkat çeken İran halkının bu yiğit evladı, Jazani, en ağır işkencelerden sonra konulduğu Evin Cezaevi’nde 8 arkadaşıyla birlikte katledildi.

Şimdi aynı soru yeniden sorulabilir sanırım: Biz ne yapacağız?

Karındeşen Jack’ten beter bir zalim diktatörün “modern”liği ile, idam sehpası üzerine kurulu bir molla rejimi arasında bir seçim mi yapacağız? Daha güncelleştirerek söyleyelim, Kürt köylülerinin kemiklerini asit çukurlarında eriten kontr-gerilla generalleri ile öğrenci evlerine bile burnunu sokan bir padişah özentisi arasında bir seçim mi yapacağız?

Ama Dilek Hanım, ortada sadece iki fotoğraf yok ki!

Üçüncüsünü tercih edersek peki? O zaman ne olacak!

Tanrı hepimize akıl fikir versin!

Akıl ve güzellik ikilemine sıkıştığında ne demişti Temel: Guzelluk geçucudur!

Ben kendimden biliyorum Dilek Hanım, hakikaten de öyle…

* (http://www.kavehfarrokh.com/iranica/pictures-of-iran/old-tehran-1960s-1970s-part-i/)

 

Kaynak: Özgür Gündem

Sizin içki içmenizi istemiyor değiller. Bunu kimsenin görmeyeceği bir yerde yapmanızı istiyorlar.
Sizin kızlı-erkekli “şeyi” (malum, onların nazarında kızlı-erkekli tek bir “şey” yapılabiliyor) yapmanızı istemiyor değiller. Bunu saklamanızı istiyorlar.
Sizin düşünmenizi istemiyor değiller. Bunu evinizde, kimseye söylemeden yapmanızı istiyorlar.
Sizin kapalı kapılar ardında sinsileşmenizi, odalarda kokuşmanızı, evlerde sıkışmanızı istiyorlar. Delikanlı olmanızı istemiyorlar, pusucu olmanızı istiyorlar. Sizin artık hayatınızın müstehcen bir şey olmasını, bundan utanmanızı istiyorlar. Sizin hayat biçiminizle dertleri yok, itaatkar olmamanızla, bunu gizlememenizle dertleri var. Sizin ezik olmamanıza öfkeleniyorlar. Hayır, sizin hayatı nasıl yaşadığınızla ilgilenmiyorlar. Sizin sadece onurlu olmanızı, başı dik durmanızı istemiyorlar. İkiyüzlü olmanızı istiyorlar. Pis bir şey yapıyormuş gibi yaşamınızı istiyorlar. Sevişmek, kahkaha atmak, içki içmek, neşelenmek, çok güzel bir sohbet etmek… Bunları işte hep müstehcenleştirmek istiyorlar…

Ağlayan özne olarak AKP
Bu yazıyı yazmak bana utanç veriyor. Çünkü ilkel bir şeyden söz ediyorum. Kirleniyorum gibi hissediyorum. Bu da işte politik bir şey. Beni, seni, hepimizi bu meseleleri konuşmak zorunda bırakarak kirletiyorlar. Bizi tenezzül ettiriyorlar! Böylece hep birlikte bir çukurun içinde debeleniyoruz sanki. Yaşadıkları çukura bizi de çekiyorlar.
CHP’den Şafak Pavey, güzel bir konuşma yaparak, başörtülü vekiller Meclis’e girdiğinde özgürlüklerin artık onlara emanet olduğunu söyledi. Başörtülü vekillerin şahıslarını  tenzih ederim ama bu mümkün değil. Zira fabrikasyon bir mağduriyet üzerinden varolan, süren ve büyüyen bir politik hareketin böyle bir yük altına girmesi kendi tabiatına aykırı. Bu kızlı-erkekli açıklamanın ardından özgürlüklerimizin emanet edildiği başörtülü vekillerden bir eleştiri geldi mi? Geleceğini de sanmam. Zira mağduriyet üzerine kurulan bir kimlik çocuk bir kimliktir, yetişkin olmanın sorumluluklarından azadedir. Mağduriyet çok konforlu bir alandır, hiç büyümeniz gerekmez. Eyleyen değil, ağlayan bir öznesinizdir, kimse size sorumluluk atfedemez. AKP’nin ve etrafındaki toplumsal çeperin bu mağduriyet söylemiyle kesintisiz bir intikam psikolojisi içinde olması bir yana politik yetişkinlikten uzak duruyorlar, kaçıyorlar. Onlar oraya buraya, kendinden olmayana saldıran çocuklar olarak hep “şımarmak” istiyor. Bu kızlı-erkekli açıklamalar bu “şımarma konforunun” son ürünü. AKP artık kimse bakmazken etrafındaki herkesi döven sonra da öğretmen gelince ağlamaya başlayan bir “ağlayan özne”. Bu konforlu kimliği hiçbir şekilde terk edeceklerini sanmam. Çünkü her nasılsa bu ikili tutum, ülkemizin insan hamurunda akılalmaz derecede karşılık buluyor.

Bilinçli neşe ve onur
Özgürlük, adalet ve eşitlik isteyenlere düşen ne peki? Mağduriyet üretimini engelleyemezsiniz. Çünkü bu onların tek başlarına üretebildikleri bir şey. Tek tek bu ipe sapa gelmez açıklamalara öfkelenmek de işe yaramaz. Topyekün müstehcenleştirmeye karşı durmak gerek. Çünkü oynadıkları yaşam tarzımız değil; delikanlılığımız, onurumuz. Bizi ittikleri ikiyüzlülük çukuruna hiç girmemek, hiç saklanmamak gerek. Ve evet neşe. En çok neşeden ürküyorlar sanırım. Neşeyi son ana kadar korumak gerek. Gevşek değil; ciddi, bilinçli bir neşe. Neşe ciddidir ve son derece politiktir.
Ama evet zor, örgütlü bir çıldırtma politikasına karşı durmak çok zor… Haklısınız.

 

Kaynak: BirGün

Haziran halk direnisi

Temmuz 2013

       GİRİŞ VE YÖNTEM
Ülke ve halk Haziran’ı Taksim Gezi Parkı direnişiyle karşıladı. Daha önce “yayalaştırma projesi” (bu projenin altında sadece AKP değil CHP’nin de imzası vardır) kapsamında başlayan bu rant operasyonuna tepkiler elbette vardı; başta Mimarlar Odası ve Taksim Dayanışması bu tepkiye ve halkın aydınlanmasına öncülük ediyordu. Ancak hiçbir hukuk tanımayan, pervasızlık ve saldırganlığı çizgi edinen AKP, Gezi Parkına dokununca tepkiler büyüdü. Lokal nitelikte olan bu direnişe saldırı, çadırların yakılması ve devlet terörünün sokağa taşınması büyük bir halk direnişiyle karşılandı. Başta sol ve devrimci hareket olmak üzere, AKP’nin ekonomik ve siyasal saldırılarından rahatsız olan toplumsal kesimler bu direnişin bir parçası oldu. Taksim ve Gezi Parkında yanan isyan ateşi tüm ülkeye yayıldı, binlerce gösteri ve kitle hareketiyle halk, sadece Taksim ve Gezi Parkıyla dayanışma içinde olmadı, sivri ucu AKP ve iktidarına yönelen, yaygın, çok sesli, çok katmanlı, çok renkli halk direnişine, halk isyanına dönüştü.

31 Mayıs’ta yanan ve 20 gün süren bu isyan ateşi, yeni bir kapıyı araladı. Yaygın ifade ile artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, ne oligarşi ve AKP iktidarı, ne halk, ne de sol ve devrimci hareket eski biçimde değil, yeni dönemin yeni özellikleriyle, bu halk direnişinin özgün ve genel dinamikleriyle birlikte kendine biçim verecektir. Hiçbir hareket, yoktan var olmaz, kendi özgün dinamikleriyle var olur; her büyük halk hareketi sayısız imkan ve olanaklar ortaya çıkarır, tüm bunları kavramak ve bilince çıkarmak ise birden, aniden değil, bir dizi süreç ve ortaya çıkan olgularla anlam bulur.
Bu anlamda, Haziran halk direnişi, bir son değil başlangıçtır. Sadece birçok yeni direnişler için bir başlangıç değil, aynı zamanda yaratmış olduğu sonuç ve olanaklar için de yeni bir başlangıçtır.
Haziran direnişinin kendine özgü birçok yanı ve dinamiği vardır. Tüm bunları anlamak, özgün yanlar ile genel yanların birliğini kavramak, önemli ölçüde 4. bunalım döneminin temel özelliklerini anlamaktan geçmektedir. Haziran direnişi, bu anlamda 4. bunalım döneminin bir dizi özelliği ve sonuçların toplumsal yaşamda, direnişte açığa çıkmasını ifade etmektedir.
Bununla birlikte, hiç şüphesiz, bu ülkede boy atan daha önceki direnişlerle ortak yanlar ifade etse de, daha önceki direnişlerden farklı ve onları aşan bir düzeyi yakalamasıyla, daha şimdiden bu alacakaranlık içinde yeni bir umut ışığı oldu.
Direniş durmadı, bu satırlar yazılırken yeni biçimler alarak, kısmen geri çekilirken, direnişin açmış olduğu yoldan yeni imkanlar yaratarak ilerliyor. Direniş kendini tartışıyor, tartıştırıyor. Sadece sol ve devrimci hareket için değil, oligarşinin tüm kesimleri için, çok daha önemlisi işçi, yoksul, halk ve tüm ezilenler için tartışmaların öznesi oluyor. Tüm politik akım ve güçler yeniden ve yeniden saflaştı, saflaşıyor. Hiç şüphesiz bu süreç kendine özgü dinamik ve eğilimlerle, yeni birçok tartışmalarla devam ediyor, edecektir.
Bu anlamda, bizim için, devrimci sosyalizm için, burada yapacağımız kısa ve özlü değerlendirmeler, bir “giriş” ya da “önsöz” niteliğindedir. Böylesi kapsamlı, çok sesli, çok katmanlı, tekil direniş dinamiklerini birleştiren ve giderek halk direnişine dönüşen bu süreci birçok kesim gibi bizde yeniden ve yeniden tartışacak, çıkarmış olduğumuz sonuçlar temelinde sınıf mücadelesi içinde yerimizi alacağız. Bu anlamda, Haziran direnişi üzerinden tartışmalar için, sadece ve sadece bir başlangıçtan söz edebiliriz. Birçok kesimin birçok açıdan yeniden ve yeniden tartıştığı, giderek bu tartışmaların derinleşeceği bir gerçektir. Bu gerçeği bilerek, süreçten, kendi içimizde ve kendi dışımızda yürütülen tartışmalardan öğreneceğiz.
Eleştirel yaklaşım bizim için içsel bir yöntemdir. Dogmatik yaklaşımlarla, kalıpçılıkla işimiz yoktur. Hiçbir önyargı, şablon hem yöntem olamaz, hem de bu süreci açıklamaya yetmez. Olgulardan hareket etmek, olgulara bağlı süreci tanımlamak, çok daha önemlisi buradan hareketle devrimci siyaseti yeniden kurmak, yeni yol ve yöntemleri bulmak görevimizdir.
Kendimizi ve görevimizi ciddiye alarak ilerleyeceğiz!

       DİRENİŞİN KISA BİR ÖZETİ
Burada Haziran direnişinin ana çizgilerini kabaca resmetmekte yarar vardır. Toplumsal süreçlerin, hele de böylesi bir halk direnişi ve halk hareketinin tam bir resmini çekmek mümkün değildir. Bu açıdan bu yöndeki her gözlem, her adım ve tartışma büyük resmi görmemize yardımcı olacaktır. Bu rezervleri bırakarak mevcut tabloya bakmakta yarar vardır.
Taksim ve Gezi Parkı, AKP eliyle yürüyen neo-liberal saldırıların sadece bir parçasıdır, ancak önemli bir parçasıdır. 12 Eylül açık faşizmi, aynı zamanda, neo-liberal sömürü modeline geçişi ifade eder. Yeni sömürgecilik üzerinden biçim alan iç pazara yönelik “ithal ikameci” model 1970’li yıllarda tıkanmış, bir dizi arayışa rağmen 1980 başlarına kadar kapitalist sömürü modeli olarak varlığını sürdürmüştür. Ama öte yandan emperyalist-kapitalist sistem içinde 1970’li yıllarda baş gösteren yeni arayışlar hızlanmış ve neo-liberal sömürü modeline geçiş yaşanmıştır. 1980’li yıllarda artık emperyalist- kapitalist sistemde neo-liberal sömürü biçimi egemenlik kurmaktadır; başta Türkiye olmak üzere, G. Kore, Şili, Brezilya, Arjantin gibi ülkeler, neo-liberal sömürü modeli için birer deney alanıdır. 12 Eylül açık faşizmi bu sömürü modeli için yol açma, yolu düzleme işlevi görmüş, ANAP ve Özal, bu sömürü modelini oturtmuş, Demirel, Ecevit, Çiller bu sömürü modelini devam ettirmiş, en son AKP ve T. Erdoğan eliyle sadece sistem oturmakla kalmamış, aynı zamanda bu sömürü modelinin sınırlarına dayanmıştır. Özelleştirme, taşeronlaştırma gibi emeğe yönelik yoğun saldırılara, kentlerde “kentsel dönüşüm” adı altında, tarihsel-kültürel alanların talanı, yoksulların yaşam alanlarının elinde alınması söz konusudur. Kırsal alanda dere ve ormanların talanına kadar uzanan kapsamlı saldırılar neo-liberal sömürü modelinin birer ifadesidir. Taksim ve Gezi Parkı saldırısı, bu neo-liberal saldırının bir parçasıdır.
Taksim ve Gezi Parkı, Galata-port, Haydarpaşa-port, üçüncü köprü, üçüncü havaalanı, Kasımpaşa’nın restorasyonu gibi kapsamlı yeni rant alanı çalışmalarının bir parçasıdır. Bu kapsamlı bir talan projesidir; tarihsel ve kültürel değerler, orman ve sular talan edilmektedir. Bu projelerin anlamı, tüm rant oranı yüksek yerlerin yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesidir. Yeni bir sermaye birikimi için, kent yaşamının vahşi sömürüsünü ifade etmektedir.
İşte AKP, bundan dolayı, hiçbir tarihi ve kültürel değere sahip çıkmadan, tümden rant ve hırsızlık temelinde Taksim ve Gezi Parkına saldırdı. Bu projeye karşı çıkan başta Mimarlar Odası ve çeşitli çevreci kurumların, daha sonra Taksim Dayanışmasına dönüşen Taksim Platformunun haklı tüm taleplerini görmezlikten gelmesinin asıl kaynağı bu rant ve hırsızlıktır.
Taksim aynı zamanda 1 Mayıs alanıdır. Devrimci ve sol güçler başta olmak üzere, işçi ve emekçiler, 1977 1 Mayıs katliamından bu yana Taksim için direnmiş ve nihayet Taksim yakın tarihte kazanılmıştır. Taksim ve 1 Mayıs direnişi tarihseldir. 12 Eylül açık faşizmi öncesi Taksim yasaklanmış, 12 Eylül açık faşizmi ise işçi ve emekçilerin hafızasından Taksim’i silmeye çalışmıştır. Ancak bu 1987- 88 yıllarında yeni bir direnişle yeniden güncelleşmiş, onlarca şehitle, özellikle son yıllarda gelenekseleşen direniş çizgisiyle Taksim yeniden kazanılmıştır. Bu anlamda Taksim 1 Mayıs alanıdır; Taksim direniştir, direniş geleneği ve çizgisinin ta kendisidir.
Bir adım ileri iki adım geri; bu sadece Lenin’in ünlü eserinin ismi değildir. Oligarşi/ faşizm, tüm tarihsel mücadele ve kazanımlar üzerinden sık sık, hatta geleneksel bir çizgi olarak bu taktiği izler. Taksim direne direne kazanılmış, AKP, Taksim’i işçi ve emekçilere açmak zorunda kalmış, 1 Mayıs emek bayramı olarak yasallaşmıştır. Ama ne oligarşi ne de AKP bunu içine sindirememiştir. Taksim’in içini boşaltmak için her yolu denemiş, en son “yayalaştırma projesi” kapsamında, inşaat çalışmaları bahane edilerek, “insanlar çukura düşer” yalanlarıyla, tam bir psikolojik savaş yürüterek Taksim yeniden işçi ve emekçilere kapatılmıştır. Polis kutlamaları, sportif kutlamalara açık olan Taksim emekçilere kapatılmıştır.
Sadece işçi ve emekçilere değil, sol ve devrimci güçlerin basın açıklaması dahil tüm yasal etkinliklerine kapatılmıştır. Bu yönde her adım yoğun polis saldırısıyla karşılaşmıştır.
Böylece, Taksim ve Gezi Parkı sadece AKP için sömürü ve talan alanı olmakla kalmamış, bu tarihsel direnişi silmek, işçi ve emekçileri en önemli meydandan söküp atmak için AKP eliyle faşist devlet terörünün yoğunlaştığı alan olmuştur. Hırsızlık ve kazanılmış haklarımızın gaspı iç içedir. AKP, faşizmin Kemalizm’den devraldığı tüm taktikleri güncelleştirmiş, Kürt sorununda “çözüm” arayışların hızlandığı, daha doğrusu yurtsever hareket ve Kürt halkının tek taraflı adımlar attığı günlerde, işçi ve emekçilere, sol ve devrimci güçlere kapsamlı, pervasız saldırılar örgütlemiştir.
Bu süreçte, bu rant saldırısı karşısında, Taksim Dayanışması çatısı altında toplanan demokratik kurum ve politik yapılar, bir yandan toplumu, halkı aydınlatmak çabası verirken, diğer yandan basın açıklaması gibi yasal çerçeveyi aşmayan lokal tepkiler içindedir. 31 Mayıs’a kadar, Gezi Parkı direnişi lokaldır, hatta sol ve devrimci güçler için bile birincil dereceden önemli bir alanı ifade etmemektedir. Kendi içinde dinamik bir süreci ifade eden direnişin ilk başlangıç günlerinde durum aşağı yukarı böyledir.
Ancak, AKP hiçbir hukuk tanımadan, “yol yapımı” gibi hamlelerle saldırıyı genişletince, bu lokal direniş, S. S. Önder gibi devrimci milletvekillerin direnişi ve hukuksuzluğu teşhir etmesiyle ivme kazandı. Hala lokal nitelikte olan bu direniş, üst üste iki gün, sabah saat 5’te polis saldırısı ve çadır yakma eylemleri ile devam edince, adeta tüm lokal direnişler bir mecrada birleşti, Taksim ve Gezi Parkı tüm direnişlerin ana ekseni oldu. Tüm sol ve devrimci güçler, AKP ve T. Erdoğan’a tepki gösteren halk direnişe sahip çıktı. 1 Mayıs’ta devrimci güçler Taksim’i yeniden kazanamamıştı, oligarşinin terörü Taksim’e yürüyüşü engellemişti; bu kez halk ve devrimciler, tüm sol güçler Taksim’i kazandı, polis saldırısını püskürttü, Taksim ve Gezi Parkı, 1 Haziran’da direniş merkezi oldu. Bu direnişte bir başka yeni adımdı.
AKP, direnişi yok saymak, hiçleştirmek istedi; “marjinal gruplar, çapulcular” dedi, halkı kışkırttı ve direnişin yayılmasına hizmet etti, direniş kitlesel boyut kazandı. Ulusalcılar dahil geniş bir kesim direnişin içinde yer aldı; CHP’nin Kadıköy mitingini iptal etmesi örneği bunun ifadesidir. Direniş yeni adımlarla ilerliyordu.
Böylece Hazirana tüm ülke, tüm halk bu direniş ruhuyla girdi…
Taksim ve Gezi Parkı sadece Taksimle sınırlı değildi; tüm İstanbul, tüm Türkiye’yi içine aldı. Ankara, devrimci ve sol güçlerin önemli rolüyle adeta yeni bir direniş merkezi oldu. Bunu İzmir, Adana, Mersin, Hatay, Antalya, Muğla, Dersim, Balıkesir gibi önemli kentler, kasabalar, hatta köyler izledi. “Her Yer Taksim Her Yer Direniş”; 1 Mayıs direnişlerinin ortaya çıkardığı bu şiar dalga dalga tüm ülkeye yayıldı, somut bir direniş sloganı oldu.
Bu süreçte AKP tüm iç dengelerini kaybetti, “gündemi biz belirleriz” diyerek övünen AKP ve T. Erdoğan, bu kez direniş gündemin arkasından sürüklendi. Fas, Tunus gezisine çıktı, AKP içten çözülme eğilimi içine girdi, Cumhurbaşkanı A. Gül ve büyük tahkiyeci B. Arınç “yumuşak geçişle” süreci kurtarmaya çalıştı, özür diledi, “mesaj alındı” denildi, direnişe hak verdi, Taksim Dayanışmasını muhatap aldı. Bu aynı zamanda AKP içi çatlağı açığa çıkardı.
Öte yandan, direniş hem Taksim ve Gezi Parkında, hem de tüm ülkede sürdü. Taksim ve Gezi Parkı, demokratik ilişki ve yaşamın filiz verdiği bir alan oldu; paranın değil, dayanışmanın ön plana çıktığı, barış içinde birlikte yaşam için insanların yan yana olduğu bir odak, merkez olarak öne çıktı. Direniş ve şölen iç içe geçti, bir başka dünyanın mümkün olduğu daha somut uç verdi.
Bu oligarşi ve AKP için kabul edilemezdi. T. Erdoğan Tunus dönüşü, tüm halka savaş açtı. Kürt ulusuna yönelik saldırılarda olduğu gibi, MİT raporlarına dayanarak, yalan ve çarpıtma üzerinden tüm psikolojik savaş taktiklerini devreye soktu. Bir yandan AKP ve devlete yeni bir “ayar” verdi, öte yandan “dış güçler”, “faiz lobisi”, “türbanlılara saldırılar”, “camide içki içtiler”, “Gezi Parkı pislik kokuyor” gibi yalanlarla, faşist devlet terörünü savunan ve teşvik eden, en pespaye dille direnişe saldırdı. Tüm bunlara, yalan ve pervasızlığa halk sokakta yanıt verdi; milyonlar sokaklarda direnişin bir parçası oldu.
Bunlar bilindik kontr-gerilla savaş taktikleriydi. Ulus devlet olarak, “çok uluslu” değil “Türk ulusu” adına kurulan burjuva devletin, TC’nin kuruluşunda bu yana bu taktikler vardır. Kemalistler işçi ve komünist harekete olduğu gibi, Kürt ulusuna, hatta Müslümanlara karşı sık sık, süreklileşen ve geleneksel bir çizgide yalan, demagoji, oyun, aldatmaca, şiddet taktiklerini içeren kontra taktiklere başvurdu. Yeni sömürgecilik üzerinde biçim alan faşizm, özellikle ABD emperyalizmden güç ve destek alarak bunları geliştirdi. Tüm bu klasik devlet refleksini, Kemalizm ve faşizm taktiklerini, AKP yapıyordu. AKP için bunlar yeni değil, örneğin müzakere öncesi Kürt halkına, onun önder güçlerine her gün bu küfür ve kontra taktiklerini bizzat kendisi, yani T. Erdoğan yapmıştı. Şimdi de direnişin karşısında, tüm halkın gözleri önemde bu yapılıyordu. Bu anlamda, AKP, artık “mağdur” değil, zalimdi; AKP için “demokrasi ve özgürlük” oligarşi içinde egemenliğini sağlayana kadar sadece bir söylemdi ve onu unutalı çok olmuştu. AKP 2010 yılından bu yana “demokrasi ve özgürlük” söylemini bir yana atmıştı ve bu gerçek direniş karşısında açığa çıktı. Burada demokrasi ve özgürlük yok, faşizmin AKP elinde yeniden örgütlenmesi vardı. Burada AKP’nin Kemalizm’e sözde saldırısı değil, Kemalistler karşısında demokrasi ve özgürlüğü savunma değil, aynılaşma, özünde bazı aydın ve kesimlerin ifade ettiği gibi neo- Kemalizm vardı. Devlet aynı devlet, söylem aynı söylemdi. Halk direnişi bu gerçeği tüm halkın gözü önüne serdi.
AKP ve T. Erdoğan’ın bu psikolojik savaş taktiklerini en pervasız biçimde güncelleştirmesi, sadece T. Erdoğan’ın aklı dengesini kaybetmesiyle açıklamaz; bu var, alt yapısı lümpen kültür olan, korkunç şişmiş bir ego ile, sarsılan iktidar ve kişiliğinde her halde en saçma, en pervasız hali bu süreç olarak hatırlanacak. Ama bununla birlikte, bir yandan tek kişiye bağlı diktatörlük eğilimleri, demokrasi değil, faşizmin kurumsallaşması, tüm muhalif hareketlere korkunç bir tahammülsüzlük söz konusudur. Ayrıca öte yandan, seçim sürecini de düşünerek yeni bir milliyetçi cephe hamlesi vardır. Seçim sürecinde kurulan ve sağ-muhafazakar kesimi çatısı altına alan, BBP ve diğer milliyetçi-muhafazakar kesimleri AKP etrafında toplayan bu cepheleşme yeni değildir. Ancak halk direnişi karşısında yeniden kurgulandığı açıktır.
Bununla birlikte siyasal yaşamı boyunca hiçbir zaman demokrat olmayan, burjuva demokrasisinin yanından bile geçmeyen T. Erdoğan ve AKP, Kürt hareketinin başlatmış olduğu, şu ana kadar tek taraflı süren “barış ve demokratikleşme” sürecini, bu beklentileri kırmak için, halk direnişini bahane de etmiş olabilir. Halk direnişini “dış güçler” ve “büyük provokasyon” olarak ele alıp müzakere sürecini bozmak da isteyebilir. Hiç şüphesiz bu olasılık hiç de az değil, ama oldukça da tehlikelidir. Çünkü karşısında örgütlü bir güç, örgütlü Kürt halkı vardır. Yaşanacak ve görülecek, Gezi Parkı direnişinde açık faşizmi en pervasız biçimde halka dayatan AKP, barış ve demokrasi adına ciddi adım atmayacaktır. İşçiye, emekçiye ekmek ve özgürlük tanımayan sistem, neo-liberal sömürü modeli, AKP, Kürt ulusuna özgürlük tanımaz; bunun tersi de doğrudur, Kürt ulusu özgür olmadan Türkiye halkı özgür olamaz. Ne burjuvazinin niteliği ve demokratik olmayan 200 yıllık geleneği, ne de tekelci sermayenin partisi olan, emperyalizme dayanan AKP’nin kendisi ve siyasal-toplumsal pratiği demokratik değildir. Bundan dolayı, yakın süreçlerde sık sık görüldüğü üzere, Kürt hareketinin tek yanlı atmış olduğu adımlar karşılık bulmayacak, devasa bir sorun olan Kürt ulusunun özgürlük sorunu yeni direniş dinamikleri üretecektir.
Ama bunlar bir yana, halk direnişi karşısında, AKP ve T. Erdoğan kontra taktiklerini en açık, en pervasız devreye soktuğu bir gerçektir, olgudur. Lümpen kültürle, şişen ego ve ruhsal dağılmayla birlikte dini en pervasız kullanma, halkın en geri yanlarına hitap etme var; dün Kürt halkı karşısında aldığı pozisyonun benzerini, bu kez direniş karşısında alma, buradan cepheleşme siyaseti vardır.
Tam bu noktada, burjuva medyanın yürütülen kontra taktiklerinde önemli bir unsur olduğunu söylemek lazımdır. Burjuva medya, daha doğrusu tekelci medya, tekelci sermeyenin içinde yer aldığı bir alandan öte, aynı zamanda burjuva düzenin “selameti” için ideolojik-kültürel saldırı kıtasıdır. Her dönem bu özelliği vardır. Dün, Kürt ulusuna yönelik kirli ve özel savaşın en önemli unsuydu, hala da öyledir. Daha önceleri sol ve devrimci harekete karşı konumlanmıştı. Bugün de, halk direnişi karşısında konumu ve görevi aynıdır. Direnişin başlangıcında direnişi görmeyen burjuva medya, daha sonra, T. Erdoğan’ın önderlik ettiği saldırıların en önemli parçası olmuştur. Önce direnişi görmemiş, penguen programında ifadesini bulan tavrı sürdürmüş, daha sonra da direnişi çarpıtmak, T. Erdoğan ve AKP’nin yalan ve ikiyüzlülüğünün propagandasını yapmakla kendini yükümlü saymıştır. Halka, direnişe saldırı, yer yer Kürtleri de içine alacak biçimde, “barış sürecine zarar verme, provokasyon” söylemiyle devam ediyor. Dün, Kürt halkının yürütmüş olduğu haklı savaş karşısında “askeri uzman”dan geçilmeyen programlar bu kez “psikolog ve sosyolog” dan geçilmez oldu. Bu ara parantezi kapatarak devam edelim.
Nitekim, T. Erdoğan, AKP, oligarşi kontra taktikleriyle direnişe saldırdı. Önce direnişi bölmek için “çevreci” ve “marjinal” ayrımı yaptı, en iyi çevrecinin kendi olduğu, kaç ağaç diktiği söylemi geliştirdi. Bunun için sadece yalan söylemekle kalmadı, direnişe, demokrat ve aydınlara saldırmakla kalmadı, AKP yanlısı sözde “aydınları” (N. Saşmaz ve H. Avşar gibi; bu “aydın” kabulü tam bir komedidir ve haklı olarak alay konusu olmuştur) “kabul” etti. Esti gürledi, Taksim Dayanışması üyeleriyle görüşmek zorunda kaldı. Öte yandan iki aşamalı saldırıyı devreye koydu. Önce Taksim Meydanı’na saldırdı, burayı işgal etti; Gezi Parkına saldırı sınırlı kaldı. Daha sonra ise, Kazlıçeşme mitingine zaferle başlamak için Gezi Parkına saldırdı, işgal etti, bu satırlar yazılırken işgal hala devam ediyordu. Bu saldırılara yanıt direniş oldu, tıpkı 31 Mayıs-1 Haziran direnişlerinde olduğu gibi, bu iki aşamalı saldırılara da halk ve devrimciler sokak sokak direndi. Her yer direniş oldu; Kadıköy’den Gazi’ye, Beylikdüzü- Avcılar’dan Tuzla ve Ümraniye’ye kadar her alanda direniş yükseldi. Sadece İstanbul değil, İzmir, Ankara, Antakya, Adana, Mersin, Dersim tüm ülkede direniş yankı buldu, milyonlar direndi, milyonlar evinden sokağa çıktı, tencere tava ile direnişin parçası oldu.
20 günlük direniş birçok dersleriyle geride kaldı; şimdi direniş yeni bir aşamada, daha çok geri çekilme, tartışma ve yeniden örgütlenme temelinde devam ediyor.

       HALK DİRENİŞİNİN NİTELİĞİ
Haziran direnişi, halk direnişi, halk hareketidir. Sanırız, en doğru tanım budur. Bu tanım sadece gerçeği yansıtmıyor, tüm abartılı, gerçeği aşan ve ona başka anlamlar yükleyen tanımlamaları da bir yana atıyor. Sorunun, olgunun adını koymak açısından buna ihtiyaç vardır.
İkinci olarak, bu örgütlü bir direniş, örgütlü halk hareketi midir?
Hayır, örgütlü halk hareketi değil, spontane bir harekettir.
Elbette, başta sol ve devrimci güçler olmak üzere, ulusalcı güçler ve kısmen Kürt hareketi direnişin bir parçası oldu; ama böyle de olsa, Haziran direnişi, Haziran isyanı örgütlü değil, kendiliğinden karaktere sahiptir. Kendiliğinden var kendiliğinden var; örneğin 15-16 Haziran işçi direnişi de kendiliğinden karaktere sahiptir, 2013 Haziran direnişi de. Her iki direnişte de sol ve devrimci güçler vardır, ama böyle de olsa, bu direnişlere önderlik eden güç sol ve devrimciler değil, AKP yalanlarında olduğu gibi “dış güçler, faiz lobisi” değil, CHP değil, halkın kendisidir. Halkın mücadelesi ve katılımı, devrimci ve sol güçleri aşmış, devrimci ve sol güçler önder değil, artçı, katılımcı düzeyde kalmıştır.
Üçüncü olarak, Taksim ve Gezi Parkı direnişi, lokal, yerel bir direniş olarak başladı, ancak tüm ülkeye, tüm halka yansıdı ve yayıldı. “Her Yer Taksim Her Yer direniş” ya da “Diren Taksim”, “Diren Ankara” gibi şiarlarda anlamını bulduğu gibi tüm direniş odakları adeta birleşti. Bu anlamda Haziran direnişi, lokal, yerel değil, genel, çok sesli, çok katmanlı, çok renkli halk direnişidir.
Dördüncü olarak, bu anlamda, bu coğrafyada ortaya çıkan, ayakları bu toprağa basan tüm direnişlerden (15-16 Haziran işçi direnişi, Tariş, Çorum gibi 12 Eylül öncesi halk direnişleri, devrimci tutsakların cezaevleri direnişleri gibi tüm direnişlerden) farklı, özgün, kapsamlı bir direniştir. Bu anlamda sonuçları da tüm sınıflara, tüm politik akım ve güçlere yansıyacak, üzerinde yeni ve birçok tartışma yapılacaktır. Bugün uç veren sonuçlar sadece bir başlangıçtır ve çok daha derin sonuçlarını yaşayarak göreceğiz.
Beşinci olarak, bu halk direnişi, halk hareketi eski direnişlerle kıyaslanabilir mi?
Hayır, kıyaslanamaz. Elbette, daha önceki direnişlerle ortak paydaları vardır, ama asıl görülmesi gereken içinden geçtiğimiz 4. bunalım döneminde, yeni sömürge Türkiye’de, yeni ve özgün yanları içinde barındırmasıdır. Çevrecilik, Çarşı gibi sosyal oluşumların direnişin önemli parçası olması, yeni bir gençlik ve kadın hareketinin uç vermesi, kent kültürünün direnişte bir yer bulması, kentlerin direnişte öne çıkması gibi olgular önemlidir ve bunların 4. bunalım dönemin ana özellikleriyle bire bir bağları vardır. Üzerinde daha yoğun düşünmemiz gerekli olgulardır bunlar.
Altıncı olarak, bu direniş, lokal, gezi parkı direnişiyle başladı ama tüm çelişkileri bünyesinde topladı. Adeta toplumda biriken çelişkilerin, neo-liberal sömürü ve saldırılara, emperyalizmin bölgede, Ortadoğu’da işbirlikçisi olma pratiklerine, laik ve modern bir yaşamı korumak ve yaşam biçimine müdahalelere, sosyal ve kültürel alanda AKP’nin muhafazakarlaştırma operasyonlarına, AKP’nin yeni bir toplum mühendisliği yapmasına, kışkırtan, ötekileştiren, aşağılayan ideolojik-kültürel saldırılara başkaldırının adı oldu. Haziran direnişi, bu anlamda, Ortadoğu’da görülen emperyalist kışkırtmalarla büyütülen, neo-liberal İslamcıların önemli bir güç olduğu başkaldırılardan farklı olarak, eşitlik, özgürlük, demokrasi eksenli bir başkaldırıdır.
Yedinci olarak, bu direniş, başkaldırı, çok sesli, çok katmanlı, çok renklidir. AKP’nin önderliğinde oluşan neo-liberal sömürüden pay alan orta sınıf hariç, laik ve kent yaşamına sahip çıkan orta sınıfların ağır bastığı, ama tüm halkın içinde olduğu bir direniştir. Bu kadar mizah, sosyal medya denilen yeni aracın kullanımı, özgürlük talebinin ön planda olması tam da orta sınıfı hareketini yansıtır. Bu direnişte, işçi sınıfı öncü değil, artçıdır, katılımcıdır. Kent yoksulları önemli ölçüde sol ve devrimci hareket üzerinden direnişin bir parçası olmuştur. Zaten direnişin “halk direnişi” olmasında bu laik orta sınıfın olması önemli rol oynamıştır.
Sekizinci olarak, bu haliyle direniş, “devrim” ya da “sosyalizm” hedefli değil, bu anlamda anti-kapitalist değil, politik ve kültürel karakteri ön planda olan, demokrasi ve özgürlüğü ana eksen yapan, vicdan ve adaleti öne alan bir direniştir. Direnişte asıl ana hedef T. Erdoğan ve AKP olmuştur. T. Erdoğan ve AKP neo-liberal sömürünün, bu temelde ideolojik, politik, kültürel saldırıların temsilcisidir. Halkın direnişinin görünen yanı, hedefi T. Erdoğan ve AKP olsa da, arka planında neo-liberal sömürüye ve kuşatmaya karşı eşitlik ve özgürlük talebi vardır.
Dokuzuncu olarak, Haziran halk hareketi, kent hareketidir. Burada, 200 yıllık kapitalistleşme sürecinin, yeni sömürgecilik üzerinden kapitalizmin yukardan aşağı gelişmesinin, kırsal alanda yaşanan büyük çözülme ve neo-liberal sömürünün sonuçları vardır. Türkiye’de kapitalizm kırsal alanda da egemenlik kurmuş, ama bu kapitalistleşme süreci, kitleleri aslolarak kentlere yığmıştır. Ülke nüfusunun % 80-90’lara varan oranda kentlerde yoğunlaşması bir olgudur; bundan dolayı kentler ve kent merkezli sınıfsal çelişkiler eskiyle kıyaslanamaz ölçüde ön plana çıkmıştır.

       BAZI SONUÇLAR VE KAZANIMLAR
İlk aşaması 20 gün süren halk direnişinde yüzlerce gösteri, çatışma yaşandı. İçişleri bakanlığının resmi açıklamasına göre 2,5 milyon kişi (bu tür tüm resmi açıklamalarda sayı az gösterilir), gerçek sayı ise 4,5 milyon kişi sokak gösterilerine katıldı. Milyonlarca kişi evinde tencere-tava çalarak direnişin bir parçası oldu. Direniş süresinde bir polis halka saldırı sırasında köprüden düştü, yaşamını yitirdi; devlet tam kıta sahip çıktı. Direnişin ilk şehidi, Ümraniye’de Mehmet Ayvalıtaş oldu, Abdullah Cömert Hatay’da şehit düştü, Ankara’da Ethem Sarısülük polis kurşunuyla şehit düştü. Bir kişi saldırılarda kalp krizi geçirdi ve yaşamını yitirdi. Direniş üç devrimci şehide sahip çıktı, alanlarda, sokaklarda isimlerini haykırdı. TTB açıklamalarına göre, 11 kişi gözünü kaybetti, 59 kişi ağır yaralıdır ve bunların 6’sı hala hayati tehlike altındadır. 100 kişide kafa travması olmak üzere 7822 yaralı vardır. Binlerce gözaltı yaşanmıştır (bu rakamlar 20 günlük süreci içermektedir ve devam eden süreçte bu rakamlar daha da büyümektedir). Devlet terörü sol ve devrimci çevrelere yönelik yeni saldırı ve tutuklamalarla devam etmektedir.
Burada, kısa bir özet yaparsak şunları söylemek mümkündür:
BİR: Meşru çizgide süren, kendini yasallıkla sınırlamayan, kendi yasallığını oluşturan Haziran halk direniş, 1 Mayıs ve Taksim direnişlerini saymazsak (ki bu halk direnişi kapsam ve sonuçlar açısından Taksim direnişlerini kat be kat aşmaktadır) ilk kez, 12 Eylül açık faşizmden bu yana, oligarşinin dengesini bozan, gündemi belirleyen, AKP’nin iç güvenini sarsan bir nitelik kazanmıştır. Kendi içinde meşru çizgide kalmaya büyük özen gösteren, oligarşi ve AKP’nin “vandalizm”, “pencere-cam kırdılar” yalanlarını bir yana bırakırsak, milyonların sokaklara indiği bir süreçte son derece “temiz” bir yerde durduğu açıktır.
İKİ: Direniş, sadece bir direniş olmakla kalmadı, başta Gezi Parkı olmak üzere, Ankara ve diğer direniş merkezlerinde, neo-liberal kapitalist yaşam ve ilişkilere karşı, demokratik, dayanışma ve paylaşımı öne alan, eşit ve özgür ilişkilerin uç verdiği küçük adacıklar da örgütledi, bu demokratik oluşumları ortaya çıkardı. Kapitalizmin, yeni sömürgecilik üzerinden biçim alan faşizmin tüm suni ayrımları, Alevi- Sünni, Kürt-Türk, kadın-erkek gibi, direniş içinde anlamını yitirdi. Elbette bu sosyalizm değildi; ancak halkın bir başka dünya ve yaşam özlemini yansıttı. Bu direniş kadar önemli bir kazanımdır.
ÜÇ: Ortaya çıkan halk direnişi, sadece sınıfsal çelişkilerle değil, aynı zamanda doğanın talanı ve bu temelli sorunlardan kaynaklanmış, tüm halkı için almıştır. Sosyal medyanın yeni ve etkin bir iletişim aracı olması, kadın ve 90 gençliğinin ağırlıklı yerini alması, örgütsüz kitlelerin sürecin öznesi olması, Çarşı gibi sosyal grupların güçlü katılımı, cinsel kimliğinden dolayı ötekileştirilen kesimlerin alanlara çıkması hem üzerinde düşünmemiz gereken alanlardır, hem de tüm bunlar 4. bunalım döneminin sonuçlarıyla iç içedir. Bununla birlikte, mizah, hem direnişin meşrulaşmasında işlev görürken hem de oligarşiye ve AKP’ye karşı bir silaha dönüşmüştür.
DÖRT: AKP’nin direniş karşısında politikası ve tavrı, devletçi, yalan ve çarpıtmaya dayalı, oligarşinin şiddet aygıtlarını devreye sokan ve bunu etkin kullanan bir yerdedir. Burada burjuva medyaya özel bir bölüm ayırmak zorunludur. Direnişi görmeyen, tam tersine onu karalamak için seferber olan burjuva medya, dün Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşın bir parçası hem de önemli bir parçasıyken, bu “tutarlı” konumunu halk direnişi karşısında da sürdürmüştür. Daha önce çeşitli yazılarımızda “AKP devlet partisidir” demiştik; direniş süreci bunun defalarca ispatlamıştır. AKP direniş karşısında yeni bir “milliyetçi cephe” projesini devreye sokmuştur; AKP, demokrasi ve özgürlükleri değil, faşizmin tüm eski taktiklerine başvuran, faşizmin 4. bunalım döneminde kurumsallaşmasına öncülük eden partidir.
BEŞ: Direnişte ulusalcıların sonradan yer alması, Türk bayrağı ve Atatürk’ün direnişte simge olarak kullanılması, bu direnişi ulusalcı yapmıyor. Elbette CHP ve İP “hükümet istifa” sloganıyla AKP karşıtı bir yerde duruyor; ancak bu direnişte CHP başta olmak üzere ulusalcıların rolü, S. S. Önderin sözleriyle “ambulansa takılan kurnaz taksici” konumunu aşmamıştır. CHP direnişin arkasından sürüklenmiş, direnişte sol ve devrimci güçlerin yer almasından ciddi kaygı duymuş, direnişin ilk 3-4 günü A. Gül ile görüşerek, kurumsal olarak direniş dışına çıkmıştır. Ancak buna rağmen CHP tabanında direnişe katılan olmuş. Ancak eski cumhuriyet mitinglerinde olduğu gibi bu kitle “ordu göreve” çağrılarına hizmet eden bir yerde değil, “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganı ile yan yanadır. Ulusalcıların direnişte yer alması bir ayrıntıdır; asıl olan halkın direnişidir. Milliyetçi-faşist-devletçi bir parti olarak MHP ise, kurumsal olarak direnişin karşısında yer almış, direnişten uzak olmuş, AKP’nin yeni “milliyetçi cephe” projesine mesafe koymuş ve tabanı AKP’ye karşı korumaya çalışmıştır.
ALTI: Direniş birleştirir ve ayrıştırır. AKP’ye onun kurduğu sömürü ve zülüm düzenine karşı daha önce yan yana olmaktan uzak kesimleri direniş kendi çatısı altına toplamıştır. Sadece ulusalcıların değil, liberal aydınların, örneğin “yetmez ama evet” diyen sol kesimlerin, sol ve devrimci hareketin tüm bileşenlerinin, Kürt hareketinin en azından bir kısmının direnişin içinde yer alması budur.
YEDİ: Direnişin en önemli politik kazanımı, halkın korku duvarını aşmış olmasıdır. Uzun yılardır bir biçimde susturulan, geri çekilen halk, direnişi ve kendini sokakta ifade etmesini öğrenmiş, her polis saldırısına direnmiş, tomaların, suların, gaz bombalarının üzerine üzerine yürümüştür. Bu büyük bir kazanımdır.
SEKİZ: Direniş halkı politikleştirmiştir. Kürt halkının uzun süreli halk savaşı içinde direnişi, Kürt halkını politikleştirmiştir; Kürt halkı artık örgütlü bir güçtür. Türkiye halkları ise, sömürge savaşında adeta milliyetçilikle zehirlendi, politikleşme düzeyi daha geri bir konumdadır. Ancak direniş sadece kendi gündemini yaratmadı, aynı zamanda, sömürge savaşının bloke ettiği, hasıraltı yaptığı tüm sorunları açığa çıkardı, çok daha önemlisi halkın politikleşmesinde bir sıçrama işlevi gördü. Sadece “apolitik” olarak tanımlanan 90 gençliği değil, umudunu yitirmiş ya da yitirme eğilimi içinde olan daha eski kuşakları politikleştirdi, yeni bir umut kaynağı oldu. Bu politikleşme sürecinde T. Erdoğan’ın tersten etkisinin olduğunun da altını çizmek gerekir. Hatta, ironi yaparak ifade edelim, sol ve devrimci güçlerin on yıllardır yapamadığını T. Erdoğan yalan söyleyerek, saldırarak, küfür ederek, ötekileştirerek direniş sürecinde, bu 20 gün içinde yapmıştır. Bu süreç benzer biçimde devam etmektedir.

       DİRENİŞTE YENİ AŞAMA
Artık direniş yeni bir aşamada sürmektedir.
Bu aşama, direnişin zirve yaptığı son saldırıyla başlar ve devam etmektedir. Oligarşi ve AKP için direniş ve direnişin ortaya çıkardığı “demokratik adacıklar” kabul edilemezdir ve mutlaka ortadan kalkmalıdır. Bunun için tüm ve bilindik kontra taktikleri devrededir; yalan, demagoji, kırıntılardan medet umma, olmayan bir şeyi oldu gösterip din ve milliyetçiliği kullanma ve en önemli halka olarak devlet şiddeti, faşist şiddet. Nitekim Taksim ve Gezi Parkı, tüm İstanbul ve meydanları, sokakları, saldırının zirve yaptığı cumartesi ve pazar gününde, yani 15-16 Haziran’da hem faşist saldırı ve şiddete hem de halkın direnişine şahit olmuştur.
Bu aşama, bu günler kritiktir. Ya direniş geriye düşecek ya yeni bir boyut kazanacaktır. Oligarşi ve MİT raporlarıyla yönetilen AKP de bunun bilincindedir. 20 günlük direniş halkı yormuştur. Büyük halk kitlelerini her gün Taksim ve Gezi Parkında tutmak mümkün değildir. Sadece yorgunluk değil, yaşama ve insana dair her şey bu düzeyi koruma imkanlarını azaltmaktadır. Bununla birlikte, “çapulculara mı papuç bırakacağız”, “ayyaşlar”, “camide içki içtiler” diyen, inadına inadına önce “AVM yapacağız” sonra “topçu kışlası yapacağız, AKM’yi de yıkacağız” diyen, direnişin hemen ilk gününde mahkeme kararını elinin tersiyle iten, kendini sadece Başbakan değil, İstanbul Belediye başkanı, hatta park ve bahçeler müdürü gören T. Erdoğan sık sık olduğu gibi yeni bir geriye dönüşü yaptı; “mahkeme kararına uyacağız, mahkeme lehimize de karar verse, referandum yapacağız” dedi.
Bu bir geri adımdı, “dik durmayı” slogan yapan T. Erdoğan için zaten çizilen karizmanın yerle bir olmasıydı. Direnişin gücü bunu sağlamıştı. Ancak Taksim Dayanışmasının ana talepleri (Halka saldıran vali ve emniyet müdürlerinin görevden alınması, Taksim’in halka açılması gibi) önemli ölçüde duruyordu, AKP buna yanaşmamıştı. Bu görüşme ve geri adım, sol ve devrimci güçler içinde, Taksim Dayanışması ve bileşkesi içinde kritik bir aşamadır.
Nitekim bu aşamada iki ana eğilim ortaya çıktı. Birincisi; AKP’nin kontra taktiklerini de düşünen ve buna zemin sunmamak için özen gösteren, bu geri adım üzerinden direnişe devam diyen ama başka formatla bunun sürmesini isteyen eğilimdir. Devrimci sosyalizmin de içinde olduğu bu eğilim, direnişi tek ve ana çadırda sürdürmeyi, direnişin meşruluğuna gölge düşürme çabalarına karşı hassasiyeti dikkate alan, AKP’nin geri adımını direnişi korumayı ve süreklileştirmeyi gözeten bir yerde durmuştur. Buna karşılık, ikinci eğilim ise, direnişi bu biçimiyle sürdürmeyi savunmuş, esneme eğilimlerine karşı çıkmıştır. Hiç şüphesiz bununla birlikte, bu iki eğilim arasında kalan bir başka eğilim de vardır.
Bununla birlikte, direnişin nasıl süreceğine ilişkin kararda sadece Taksim Dayanışması bileşkesi değil, Gezi Parkı direnişçileri ve halk da söz sahibidir. Bunun için halk demokrasisi nin somutlanması olarak örnek bir tartışma örgütlenmiş, Gezi Parkında yapılan tartışma ve karar sürecinde direnişçi kitlenin direnişin aynı biçimde sürmesi eğilimi ortaya çıkmıştır. Nitekim tüm bu gelişme ve tartışma içinde, Ankara mitinginde “24 saat müsaade, çıktılar çıktılar, çıkmadılar polis çıkarmasını bilir” tehdidi savuran T. Erdoğan, daha bu sözlerin üzerinden bir saat geçmeden Gezi Parkına saldırı emrini vermiştir. İki gün, Taksim, Tarlabaşı, Harbiye, Sıraselviler ve ara sokaklar, Kadıköy’den Avcılara, Gazi’den Ümraniye’ye tüm İstanbul direnişe şahit olmuştur.
Daha tartışmaların son biçimini almadan, hatta Taksim Dayanışmasının tartışma yaptığı anda yapılan bu saldırı, sadece ikiyüzlülüğün bir ifadesi değil, Kazlıçeşme’ye “zafer”le gitmek isteyen, direniş karşısında sözde “devlet otoritesini” gösteren kaba, açık faşizm anlayışının bir ifadesi olmuştur.
Bu aşama, aynı zamanda direnişin ikinci aşamaya geçişini ifade etmektedir.
Bu yeni aşma, direnişe ve direnişin taleplerine sahip çıkma, nefes alma, tartışma ve yeni arayışların yolunu açma olarak tanımlanabilir. Direniş bitmedi, ama ilk 20 günlük kitlesel ve sokak sokak direniş bir gerileme eğilimi içine girdi. Ama direnişin meşruluğuna sıkı sıkı bağlı kalarak kitlesel sahiplenme devam ediyor. Taksim Dayanışmasının önderliğinde 21 Haziran ve her cumartesi eylemleri sürüyor, hala Ankara’da süren barikat savaşları var, DİSK’in Ethem Sarısülük için bir günlük iş bırakma eylemi, nerede bir haksızlık varsa, nerede oligarşinin halka saldırısı varsa orayla dayanışma eylemi (Lice ile dayanışma gibi) bunlardan sadece bir kaçıdır. Ama bununla birlikte, uzun yılların ölü toprağını yıkan halk, kendi yolunu arıyor, tartışıyor, nefes alıyor, politikleşme ve bilinçte daha derinlere yol alıyor, direnişi içselleştirme süreci yaşıyor.
Bugün İstanbul’da, başta Abbasağa ve Yoğurtçular parkları olmak üzere yaklaşık 30 parkta süren tartışma, sokakta, kahvede, demokratik kurumlarda, kısaca yaşamın her alanında süren tartışmalarda bu içselleştirme, bilince çıkarma, yeni yol arayışları vardır. Bu tartışma ve arayışlar son derece önemlidir.
Direniş daha geri düşebilir mi?
Düşebilir ama yeni sıçramalar da yaşayabilir. Şimdiden bunu kestirmek mümkün değil. Ama nasıl olursa olsun, direniş kendi gündemini ve sonuçlarını ortaya çıkardı, bunun bir kısmını kavradık, bir kısmını süreçle kavrayacağız. Bugün ortaya çıkan, çok daha güçlü imkanların önünü açan mevcut tablo ve dinamikler, bir çok olumlulukları içermektedir. Önemli olan bunları kavramak, bilince çıkarmak ve yeni bir sıçrama için zemin hazırlamaktır.
Devrimci sosyalizm başta olmak üzere, tüm sol ve devrimci güçlerin önünde duran, anın, bugünün görevi budur.

       BAZI YANLIŞ EĞİLİMLER.
Direniş çok sesli, çok katmalıdır; bununla birlikte direniş ayrıştırma ve saflaştırma işlevi de gördü. Çizgiler çok netti, AKP ve devletçi kesimler ile sivri ucu AKP’ye yönelen geniş bir kesim saflaştı. Direniş burjuva muhalefeti sildi, ortadan kaldırdı, ünlü “salı toplantıları” ile politikayı sınırlı görenlere, politikanın asıl sokakta, meydanda yapıldığını gösterdi. 20 direniş gününde, hatta bu satırlar yazılırken hala tek toplumsal muhalefetin direniş olduğu gerçeği orta yerdedir. T. Erdoğan ve AKP’nin bin bir oyunla, her gün direnişe küfür etmesi de bundandır; korku bacayı sardı, AKP ve T. Erdoğan’ın tüm iç dengeleri bozuldu.
Direniş, öyle bir süreçte ortaya çıktı ki, sadece AKP ve oligarşinin değil, bu coğrafyada en çok acı çeken, en güçlü direniş geleneğine sahip olan güçleri de az çok şaşkına uğrattı. Şaşkınlık, kuşkuyla bakmak, hatta kendi içinde birden fazla eğilimi içermek en çok Kürt hareketinde yaşandı.
Kürt ulusunun özgürlük sorunu, bu coğrafyada demokratik sorunların en başında gelir. Kürt ulusu özgürleşmeden Türkiye halk özgürleşemez. Kürt sorunu yeni bir aşamaya sıçramıştı; TC tarihinde ilk kez bu kadar ciddi bir müzakere süreci yaşanıyordu ve “barış ve demokratikleşme süreci” için yeni adımlar atılmıştı. Bu müzakereler sonunda Yurtsever hareket tek yanlı adımlar atmış, “silah değil, ideoloji, silahsız siyaset dönemi başladı” demiş, ortaya konan ve üç aşamadan oluşan planın ilk aşamasında gerilla güçleri Güney Kürdistan’a çekilme süreci yaşanıyordu. 5 ayda ciddi bir çatışma yaşanmamıştı; oligarşi ve AKP ile yurtsever hareketin çözümden anladığı farklı olsa da, ilk kez diğer sorunları, kışkırtılan şovenizm üzerinden bloke etme imkanı ortadan kalkmıştı. Haziran halk direnişinin “barış ve demokrasi süreci” için gerilla güçlerinin geri çekilmesiyle ne kadar bağ vardır, bu bağın kapsadığı alan tartışılır, ama şu ya da bu biçimde bir ilişkinin olduğu açıktır. Bire bir değil, ama dolaylı biçimde, başta neo-liberal saldırıların sonuçları olmak üzere tüm sorunların, bu süreçte daha yakıcı gündemde yerini aldığı açıktır. Bu anlaşılır bir şeydir.
Hiç şüphesiz, devasa bir sorunu “çözme” (AKP’nin çözümden anladığı gerillanın dışarı çıkması ve silahların bırakılmasıdır, Kürt halkının silahsızlanmasıdır), en önemli direniş gücünü “devre dışı” bırakma eğilimi içindeki AKP, sol ve devrimci hareketi ciddiye almıyordu, şımarıklık ve pervasızlık birazda bundandı.
Nihayet direniş ortaya çıkınca, bazı liberal aydınlar ve Kürt hareketinde ilk soru, bu direnişin “barış sürecini bozar mı” biçiminde olmuştur. Bir yandan HDK somutunda direnişin hemen başında yer alma, diğer yanda ise kuşkuyla bakma, “ulusalcılarla yan yana olamayız”, “bu bir provokasyon olabilir, AKP ile kavga ederiz, ama onun sandıkla gitmesini savunuruz” deme, “biz çok gaz yedik” diyerek halkın gaz yemesini tersten meşrulaştırma, direnişi küçümseme eğilimi ortaya çıkmıştı. Dün, sömürge savaşında, direnen Kürt halkı, doğal olarak Türkiye halkının da direnmesini istiyordu, bu beklenti vardı. Bu beklentinin yer yer sol ve devrimci hareketi küçük görme, yok saymaya kadar gittiği de bilinmektedir. Bu eğilim ve tutum o gün de bugün de yanlıştır. Ama bu kez, direniş sürecinde, Kürt halkının şaşkın ve kuşkulu yaklaşımı üzerinden “Kürtler nerede” diyenler oldu. Kuşkulu yaklaşım anlaşılır ve eleştirilir, ama Kürt halkının direnişi Türkiye halkların direnişi üzerinden asla küçümsenemez. Her iki taraftan küçümseme eğilimi, her iki tarafın ulusalcı damarından beslendiği açıktır, doğru da değildir.
Peki, direniş “barış ve demokratikleşme sürecine” zarar verir mi, verdi mi? Hayır. Eğer siz barış ve demokrasi mücadelesini asıl olarak halklar üzerinden kurarsanız, bu sorunun yanıtına “hayır” yanıtı verirsiniz. Yok, eğer siz yönünüzü oligarşiye, AKP’ye dönerseniz, halkların yeri ve önemini kavramazsanız, her şeyi kendi merkezli ele alır ve enternasyonalizme sırtınızı dönerseniz, bu sorunun yanıtı “evet verir” olur. Direniş sürecinde görüldü ki, yurtsever harekette her iki eğim de vardır. İroni yaparak “Çapulcularla teröristler birleşin” diyen enternasyonal anlayış da vardı; “biz gazı biliriz, direnişte ulusalcılar var, yan yana olmayız” diyen anlayış da. Bir yandan direnişin bir parçası olan yurtsever güçler vardı, diğer yandan sembolik destek söylemiyle yetinenler de.
Yurtsever hareket direniş karşısında “sınavda” kalmadı, ama “sınavı” da geçmedi, ara bir yerde durdu…
Lenin’in sözüdür: “çok verilenden çok istenir”. Yurtsever hareket Türkiye devrimci hareketi içinde uç verdi, kendi bağımsız yolunu buldu ve yürüdü, ağır bedeller ödedi, bir halkı ayağa kaldırdı. Kürdistan halkı için, Türkiye ve dünya halkları için bu kazanımdır. Bu savaşta, başta devrimci sosyalizm olmak üzere, sol ve devrimci hareket şu ya da bu biçimde yurtsever hareketin yanında oldu, bugün çok güçlü olmasa da az çok enternasyonal köprü varsa bu ilişkiden beslendi. Biz sadece işkence ve hapishanelerde değil, birçok alanda faşizme birlikte direndik. Bu direnişlerde K. Pir de, şimdiki PKK önderleri de vardı. Asli olan budur; asli olan bu direniş geleneğini birlikte sürdürmektir.
Yurtsever hareket, Kürt halkı örgütlü güçtür. 1970’lerde Türkiye devrimci hareketi öndeydi, 1980’lerde iki tarafta ayrı ayrı olsa da birlikte faşizme kurşun atıyordu. Sonradan işler biraz ters gitti. Şimdi, uzun yıllar yurtsever hareket öndedir, Türkiye devrimci hareketi geride kaldı. Elbette bunun bir dizi nesnel ve öznel nedeni vardır; ama eşit bir gelişim maalesef siyasal-toplumsal yaşamda yoktur. Enternasyonalizm daha güçlü birlikler gerektirir. Şimdi, sen, yani Kürt halkı ve onun önder gücü daha örgütlü olduğun için daha çok Türkiye halkının yanında olacaksın; şimdi sen vereceksin. Ama maalesef yurtsever hareket bu beklentiye güçlü yanıt olamadı.
Bununla birlikte, asıl olarak şablonculuk ve ayaklanmacı mantıktan kaynaklı, direnişi devrim gibi gören, en son T. Erdoğan ile müzakere örneğinde olduğu gibi kendini direnişin büyülü atmosferine “kaptıran” ve geri çekilmeyi bilmeyen, siyaseti halkla birlikte değil, sadece ve sadece kendinden hareketle kurmaya çalışan bir sol ve devrimci kesim de vardı. Sol ve devrimci hareket Haziran direnişini beklemiyordu, buna yönelikte hiçbir hazırlığı yoktu. Seçimde hazırlıksız yakalanmak, Kürt sorunu ekseninde savaşta da barışta da hazırlıksız yakalanmak, önümüze çıkan sorunlarda hazırlıksız yakalanmak solun, bizim adeta kaderimiz oldu. Bu direnişte de hazırlıksızdık. Ama direniş büyük bir sıçrama gösterince, sol ve devrimci hareket de yerini aldı, olumlu bir sınav da verdi. Direniş son derece önemlidir; ama bu bir devrim değildir. Buna böylesi abartılı bir anlam yüklemek, halk direnişinden hareketle “Ekim Devrimi” rüyası görmek direnişi anlamamaktır.
Ayrıca sol ve devrimci hareket asıl olarak direnişin gücünü görmelidir; sol çocukluk hastalığından arınıp, devrimci çalışma ile basit reklamcılığı bir birbirinden ayırmalıdır. Direnişin meşruluğuna gözümüz gibi sahip çıkmalıyız, bunu zedeleyen tavır ve davranışlardan da uzak olmalıyız.

       NE YAPMALI?
Haziran halk direnişi, her açıdan yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Ortada bir devrim anı yoktur, halk direnişi de düzeni yıkma hedefini içermemiştir. Bu direniş “Tek Yol Devrim”, “Yaşasın Sosyalizm” şiarlarıyla değil (hiç şüphesiz bu şiarlar da alanlarda yankı bulmuştur); asıl olarak, T. Erdoğan’ı ve AKP hedef alan, demokrasi ve özgürlüğü öne alan, bu anlamda “Her yer Taksim Her Yer Direniş”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza” gibi şiarlar üzerinden yürümüştür.
Haziran halk direnişin, sadece AKP’ye karşı bir itiraz, onun yeni bir toplum mühendisliğine karşı başkaldırı mıdır? Hayır, elbette bu var, ama bununla birlikte, Haziran halk direnişi, sola, devrimci harekete, devrimci sosyalizme karşı bir uyarıdır, onu silkeleme eylemidir, onun kendiyle yüzleşmeye çağrıdır. Bunu görmeyen, bunu samimi biçimde yapamayan sol ve devrimci hareket, belki direnişe güzellemeler yaparak, hatta bazı şabloncu anlayışına örneklerde bularak kendini avutabilir, ama bu sol ve devrimci harekete en büyük kötülüktür.
Bizim için, devrimci kurtuluşun savaşımına ve geleneğine sahip devrimci sosyalizm için, Haziran halk direnişin bir başka anlamı ve önemi de buradadır. Haziran halk direnişi 4. bunalım döneminin ana çizgilerini, bu coğrafyanın özgünlükleri içermekle kalmadı, bu resmi anlayacağız; ama buradan kendimize bakacağız, aynayı kendimize tutacağız, tek tek örgütlü bireyler ve devrimci parti için bir dizi sonuç çıkarıp, devrimci siyaseti, devrimci tarz ve kültürü yeniden ve yeniden inşa edeceğiz. Çuvaldızı kendimize batıracağız, iğneyi başkasına; büyük bir özgüvenle direnişten öğreneceğiz, direnişe öğreteceğiz.
Devrimci kurtuluşun anlayışı, geleneği ve geleceği budur!

       DİRENİŞİN ZAYIF HALKASI: DEVRİMCİ PARTİ
Direnişin en önemli dersi ve sonucunun biri devrimci bir partinin eksikliğidir.
Haziran halk direnişi, spontane, kendiliğinden halk hareketidir, sol ve devrimci güçler direnişin bir parçasıdır; ancak sol ve devrimci güçler, bu halk hareketinde öncü değil artçıdır. Bunun, Haziran halk direnişinde iki önemli sonucu vardır. Birincisi, sol ve devrimci hareketin zayıflığı ama buna karşı halkın direnişi ve sokakta kitlesel yerini alması, direnişin renkli, çok sesli, çok katmanlı olmasında bir işlev görmüştür; buradan bakarsak olumlu bir sonuçtan bahsedebiliriz. Ancak ikincisi ve bizim için son derece önemli bir yerde duran ise devrimci seçenek ve önderliğin önemidir; burası direnişin zayıf halkasıdır.
Sol ve devrimci hareket dağınıktır, kendi dar gündemi içinde boğuşmaktadır. Elbette bu darlıktan, gerileme ve dağınıklık eğilimlerinden çıkış yolu aramaktadır, başta devrimci sosyalizm olmak üzere samimi devrimci çevrelerin bu yönde çabası da vardır. Ama hala dar gündemler aşılmış, kapsamlı ve çok yönlü saldırılara karşı güçlü bir devrimci hareket örgütlenmiş, politik gündemi belirleyen, yaşanan kriz sarmalını aşan bir düzeye sıçranamamıştır. Halk direnişi gösterdi ki, sol ve devrimci hareket ile halk arasında mesafe sandığımızdan çok daha derindir ve bunun yakıcı sonuçları çok çarpıtıcıdır. Samimi ve açık bir soru sorarak bu gerçeği hatırlayalım: sol ve devrimci hareketin 29-30 Mayısta gündemi nedir, nelerle uğraşmaktadır? Halk direnişine katılan ve sokakta kendini ifade 4,5 milyon insanın ne kadarı devrimci ve sol hareket içinde örgütlüdür? Bu ve bu temelde soracağımız onlarca soruya verilen samimi yanıt ile halk direnişin ortaya çıkardığı tabloyu kabaca karşılaştırırsak kendi gerçeğimizi ve bu temelde görevlerimizi çok daha iyi kavramış oluruz.
Tek tek sol ve devrimci güçlerin direnişte yer aldığı, en önde savaştığı bir gerçektir. Halk direnişinin boyutlarıyla ölçülemeyecek biçimde Taksim Dayanışması bileşkesinin direnişe az çok yön verdiği de bir gerçektir. Ama ne bu bileşke bir devrimci partidir, ne bu bileşke direnişe önderlik etmiştir, halk direnişi bu bileşkeyi çok ama çok aşmıştır. Taksim dayanışması, Gezi Parkı somutunda yan yana gelen güçlerden oluşan bir platformdur, bir ihtiyaçtan doğmuştur, ihtiyaca kısmen yanıt olmuştur; ama halk direnişine önderlik edememiştir, zaten böyle de bir rolü olmamıştır.
K. Kürdistan’ı dışta tutarsak Türkiye’nin hemen hemen tüm kentlerinde yankı bulan, tüm önemli meydanları birer direniş odağı yapan Haziran halk direnişinde, dinamik devrimci siyaset üreten, hızla halka önderlik yapan, ileri atılmasını bildiği gibi, 15-16 Haziran saldırısında olduğu gibi, geri çekilme ve güç toplamasını da bilen devrimci bir önderlik somut bir ihtiyaçtır.
Önümüzde duran ana devrimci görev de budur. Bu siyasal ihtiyaç en başa yazılması gereken sonuçtur, görevlerin ana halkasıdır.
Devrimci sosyalizmin, “yeniden inşa süreci” olarak tanımladığı partileşme süreci Haziran halk direnişiyle bir kez daha önemi kazanmıştır.

       DİRENİŞİN ZAYIF HALKASI: DEVRİMCİ HALK HAREKETİ
Her halk hareketi devrimci değildir; Haziran halk direnişi sadece devrimci partinin önemini değil, devrimci halk hareketinin öneminin de altını çizmiştir.
Devrimci parti ile devrimci halk hareketi birbirinden kopuk bir yerde durmaz, ama ikisi aynı kavramı, aynı örgüt formunu ifade etmez. Birbiriyle sıkı ilişki içindedir, ama iki farklı kavram ve örgüt biçimidir. Devrimci parti devrimci halk hareketine öncülük eder, ama çok daha geniş, katmanlı bir gücü, daha esnek ve açık örgüt biçimlerini ifade eder.
Haziran halk direnişi halk hareketidir, ama bunun içinde devrimci halk hareketi oldukça zayıf bir yeri kapsar. Ulusalcılardan liberallere, örgütsüz halktan tencere-tava çalan sıradan kadına kadar geniş bir kesim içinde devrimci halk hareketi oldukça zayıftır. Bu zayıflık sol ve devrimci güçlerin hem ortak bir kanalda yürümesindeki zayıflıkla hem de halkla arasındaki mesafe ile iç içedir. Halktan uzak olmak ve dağınık, parçalı bir sol-devrimci hareketin olması devrimci halk hareketini zayıflatan iki önemli kaynaktır.
O halde, halka önderlik edecek, en azından halkın direnişi ve eğilimlerinde bir eksen olacak bir kanal inşa etmeliyiz. Oligarşi içi kamplaşmada bir taraf olmayan, üçüncü ve devrimci bir yolu inşa eden, düzeni yıkma hedefiyle hareket eden yeni bir devrimci halk hareketine ihtiyaç vardır. Halk direnişi bu gerçeği bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Bunun için ne yapmalıyız? Asıl ve somut soru budur.
Bunun birinci yolu, bizim için, yeniden inşa sürecinde, devrimci partinin inşasıyla halka açılan kanalların somut biçimde örgütlenmesinin birlikte ele alınmasıdır. Soyut bir yerde ve söylemle devrimci parti inşa edilemez; sınıf mücadelesi içinde, işçi ve emekçiler içinde, halk içinde, halk ile şimdiden küçük köprüler kurarak, tüm halkı olmasa da halkın öncülerini kendi çatımız altında toplayarak bu yönde ciddi başlangıçlar yapmalıyız, bu bir yoldur. Bu yol her hangi bir yol ya da seçenek değil, olmazsa olmaz bir yoldur, zorunludur. Bu yolu atlayarak tek bir adım atılamaz. Devrimci parti kadro demektir, kadroların devrimci bir hukuk içinde örgütlü davranışı demektir, devrimciler örgütünü inşa etmek demektir; ama bununla birlikte halk örgütlülüğü inşa etmek, halkın en ileri kesimlerini devrimciler örgütü etrafında birleştirmek ve giderek örgütlü güce dönüştürmek demektir. Bu soyut değil somut, yaşamın içinde, halkın sorunlarına sahip çıkarak, stratejik bir yerden güncel süreçleri kazanarak, sabır ve emekle yapılacak bir iştir. Devrimci sosyalizm bu yolda ısrar etmektedir, edecektir.
Ama devrimci halk hareketini inşa etmek için bu tek yol değildir. İhtiyaç icadın ebesidir. Bugün tek başımıza biz devrimci halk hareketi inşa edecek durumda değilsek, (ki değiliz, bugün ancak küçük başlangıçlar yapmaktan söz edebiliriz) Haziran halk direnişi de böyle bir ihtiyacın altını kalın çizgilerle çizmişse, ki çizdi, o halde kendimizle sınırlı olmayan yeni arayışlara açık olmalıyız. Bu ülkede tek devrimci güç biz değiliz, hatta tek devrimci sosyalist güç de değiliz. O halde böylesi direnişlerde “artçı” ve “sürece takılan” olmak istemiyorsak, devrim ve sosyalizm diye bir hedefimiz varsa, yeni bir devrimci halk hareketi için başka devrimci güçlerle, sürecin ihtiyaçlarına uygun yeni adımlar atmak mümkündür. Ayrıca da bu, bugün, birçok açıdan bir ihtiyaçtır.
Yeni bir devrimci halk hareketini inşa etmek için, sadece bize değil, sadece devrimci kurtuluşçulara değil, devrim ve kurtuluş için samimi tüm devrimci çevrelere, bireylere görev düşmektedir.
Devrimci halk hareketi için bu ikili görev, özgücümüzle halka açılma ve küçük başlangıçlarla halk örgütlülüğü inşa etme ve diğer devrimci güçlerle ortak bir mecrada halk örgütlülükleri inşa etme iç içedir. Bu bugünün somut bir ihtiyacıdır; bunun nasıl kurgulanacağı ve nasıl örgütleneceği de başlı başına bir tartışmadır.
Bu somut ihtiyacın, sol ve devrimci hareketle yeni bir birlik siyaseti kurmakla doğrudan bağı da vardır.

       YENİ BİR BİRLİK SİYASETİNE İHTİYAÇ VARDIR
Bir süredir, hatta son yıllarda, sol ve devrimci hareketin son 10 yılda çeşitli biçimlerde kurduğu ittifak siyaseti tümden işlevsizdir ve artık sürecin gerisindedir. Tarihsel kökleri olan, giderek az çok sol içi bir hukuk için köşe taşları da oluşturan ittifak biçimleri asıl olarak, bir ya da birkaç gündem üzerenden, birden fazla sol ve devrimci parti ya da örgütün platform biçiminde yan yana gelmesidir. Sol içi hukuk platformu, Devrimci 1 Mayıs Platformu, çeşitli anti-emperyalist platformlar bunlardır. Bir dönem az çok işlev görev bu platformlar bir süredir (hukuk platformu dışında), son yıllarda hem sol ve devrimci hareketin gerilemesinin yakıcı sonuçları, hem sol ve devrimci hareketin iç zayıflıkları hem de başkaca nedenlerle tümden işlevini yitirmiştir.
Bir süredir, yeni, somut koşullara uygun ittifak biçimleri bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştı. Devrimci sosyalizm, bunu gördü ve sol ve devrimci harekette bu yönde uyarı ve öneriler de yaptı. Ama Haziran halk direnişi, bu açıdan daha ciddi ittifaklarla karşılanamadı.
Sol ve devrimci hareketin toplum ve halk içinde daha meşru ve somut biçimde yerini alması, oligarşi içi çatlakta bir tarafı değil iki tarafı da karşısına alması, devrimci hareketin halka daha güçlü umut vermesi için yeni bir adım atmak, yeni bir birlik siyaseti kurmak zorunludur. Her şey birlik değil, ama birlik az şey de değil. Devrimci güçlerin tek tek değil, tek tek devrimci çalışmasıyla çelişmeyen biçimde, tek gündemlere bağlı değil, ana gündemlere bağlı, sadece yan yana durmak değil, birlikte iş yapmak ve birlikte halk örgütlülükleri inşa etmesi mümkündür. İlke ve kurallarının baştan belirlendiği, sadece ana gündemlerle sınırlı değil, araçlarının da birlikte inşa edilebildiği yeni bir ittifak siyasetine ihtiyaç vardır.
Haziran halk direnişi, halk hareketi bu ihtiyacı tümden açığa çıkarmıştır.
Devrimci sosyalizm, nasıl bir ittifaka ihtiyacın olduğu, hangi kural ve ilkelerle bunun inşa edilebileceği fikrine sahiptir. Sadece kendi fikir ve anlayışımızı değil, devrimci güçlerin bu konuda fikir ve anlayışlarına da önem veriyoruz, bunları tartışmaya, tartışarak ortak bir sonuca ulaşmaya açığız.

       YENİLENMEYEN YENİLİR
İşçi ve emekçi sınıflarla, halkla mesafesi açılan sol ve devrimci hareket kendini yenileyemez; daha doğrusu sol ve devrimci hareketin işçi, emekçi sınıflardan, halktan uzak hali yaşadığımız krizin hem nedeni hem de sonucudur. Bu durum tespiti gerçeği yansıtıyor, bu tablo devrimci yenilenme eyleminin önündeki en önemli toplumsal barikattır. Milyonların sokaklara döküldüğü bir süreçte sol ve devrimci hareket ön saflarda yerini almış, bu anlamda olumlu bir sınav da vermiştir. Ancak tüm bunlar, uzun yıllar ilk kez kendi gündemini oluşturan bir olgu karşısında, direniş karşısında sol ve devrimci hareketi özel bir yere taşımıyor. Tam tersine hızla kendiyle yüzleşmeye çağıyor, buradan arkasına aldığı bu direnişle, siyasal moral destekle, rüzgarın soldan esmesiyle daha güçlü bir yere sıçramasını zorunlu kılıyor.
Sol ve devrimci hareket, bu anlamda bir kez daha bir yol ayrımındadır. Ya uzun yıllara yayılan kriz içinde, dar, tutucu, kendi iç gündemiyle boğuşan, halktan kopan bir yerde duracak, en ilerisinden direnişe övgüler düzecek, belki biraz nefes alacak; ya da şapkasını önüne alacak, bu direnişten sağlam ve doğru sonuçlar çıkaracak, kendini yenileyecek ve yeni arayışlara yanıt olacaktır.
Devrimci yenilenme, bugüne ait değil, yakın tarihte bir dönemi işaret edersek 12 Eylül yenilgisinden bu yana sol ve devrimci hareket için bir ihtiyaçtır. Bu koca tarihsel süreçte sol ve devrimci hareket bu açıdan ne kadar mesafe aldı; bu bir hayli tartışmalıdır.
Biliniyor, bir tasnif yapmak gerekirse, dogmatik bir sol ve devrimci kesimler vardır; buna karşılık, yenilenme çabası içinde olan, buna açık bir başka kesim vardır. Bu iki ana eğilim arasında kalan melez bir kesimden de söz edilebilir. Yenilenme eğilimi, tarihin garip cilvesidir, daha çok reformist kesimlerde görülüyor, devrimci kesimde bunun, yani yenilenme eğiliminin kapsadığı alan daha dardır. Hiç şüphesiz reformist kesimlerin yenilenme arayışı devrim için değil, devrimci temelde değil, düzen içi ve reformlar temelindir.
Bu kaba tablo ne kadar değişecek? Bunu yaşayarak göreceğiz. Ama şu gerçek, değişmeyen, toplumu, sınıfları, insanı, sorunları doğru okumayan ve buna yönelik sağlam sonuçlar çıkarmayan sol ve devrimci hareket, bir adım atamaz. Bu gerçek haziran halk direnişiyle bir kez daha somut biçim kazanmıştır.
Yenilenmeyen yenilir; yenilenmeyen en ilerisinden, Haziran halk direnişiyle politize olma eğilimi içinde olan halkın en ilerisinden “peşine” takılır. Bu da övünülecek bir şeyi değil, devasa bir eksikliği ifade eder.
Burada devrimci sosyalizm özel bir umutsuzluk içinde değildir. Birincisi, yenilenme eğilimi bir ihtiyaçtır ve uzun yıllar sol ve devrimci hareketi az çok içine almıştır. Devrimci sosyalizm başta olmak üzere, sol ve devrimci çevrelerde bu yönü tartışma ve adımlar az çok vardır. İkincisi, Haziran halk direnişi bu ihtiyacın altını kalın çizgilerle çizmiştir. Üçüncüsü, Haziran halk direnişi üzerine yapılan sınırlı tartışmalarda da bu yönde bir eğilim ve ışık vardır. Bu açıdan umutsuzluk bizde yok; ama bu eğilimin sık sık sol ve devrimci hareketin geri, tutucu, dogmatik yanlarına çarpacağı da açıktır. Çatışma gelişmenin yolunu açar. Bu gerilim içinde yenilenme ama devrimci temelde yenilenme eğiliminin giderek güç kazanabileceğini ön görmek mümkündür. Devrimci sosyalizmin görevi bu eğilimi daha güçlü kılmaktır.
Öyle ya da böyle; biz kendimize bakarız, kendi yolumuzda yürürüz.
Devrimci yenilenmeyi şiar edinmiş bir hareketiz, duruşumuz ve çabamız çok nettir ve bu ciddi bir kazanımdır. Bunu sürekli kılacağız. Ama bu yetmez. Hiçbir şablona takılmadan olgular bakacağız, süreci ve olguları anlayacağız, bilince çıkaracağız. Sadece dünyayı, süreci, olguyu yorumlamayacağız; sağlam, bu coğrafyada 1970 yılından bu yana M-L çizgimizde yürüyoruz ve güçlü birikime sahibiz, bunu da arkamıza alarak değişeceğiz, değiştireceğiz. Dört alanda devrimci yenilenme eylemini, iç içe, birbirinin karşısına koymadan ve bütünlüktü ele alacağız, yenilenme eylemini sürekli kılacağız. İdeolojik yenilenme eylemimiz devam ediyor, durmak, ideoloji ve teoriyi “dondurmak” yok. Başta halk devrimi programımız olmak üzere, tüm stratejik-programatik yazılarımız büyük kazanımdır; bunlara dayanarak yeni adımlar atacağız. Politik ve örgütsel alan en çok zorluk çektiğimiz, zorlandığımız alandır. Bu iki alanda, hem stratejik bir bakış ile dönemsel ve güncel politikalar üreteceğiz, hem de bu politikaların politik ve örgütsel karşılığını inşa edeceğiz. Haziran halk direnişinin çağrısına yanıt olmak, devrimci parti ve devrimci halk hareketini inşa etmek hedefiyle yürümek, dönemin ve günün ihtiyaçlarına uygun örgüt modelleriyle mümkündür. Devrimci sosyalizmin sol ve devrimci hareket içinde politik bir eksen olması, politik bir harekete dönüşmesi buradan geçer. Kültür başlığı altında toplayacağımız, tarz, üslup, yaklaşım, direnme geleneği, dost ve düşman karşısında net olma gibi bir dizi davranış biçimleri de devrimci yenilenme eylemimizin birer parçasıdır. “Devrimci yenilenme” sözünü lafta dilinde düşürmemek ama özde tutucu, kalıpçı, eskiye takılı kalmak, sıradan insan davranışlarıyla devrimci parti örgütlemeye soyunmak sadece bir çelişki yaratmaz, sürecimizin de altını boşaltır. Burnu havada, “askersiz komutan” havalarında kadro, devrimci kurtuluşçu olamaz. Milyonlar ayaktayken iki kişi örgütlemeyen devrimci kurtuluşçu olmaz. Kendini dünyanın merkezine taşıyan, parti ve devrimin çıkarlarını bir yana atan devrimci kurtuluşçu olmaz. Devrimci kurtuluşçu, direnen, en önde savaşan, gaz bombaları yiyen, yumruğunu silah yapan, direnişin çıkarlarına sorumlu yaklaşan, direnişin çıkarları ile devrimci sosyalizmin çıkarlarını birlikte ele alan, birleştiren, örgütleyen, savaşan ve savaştıran, doğru politikasını her şeye rağmen eğilip bükülmeden her yerde savunan, emeğini son damlasına kadar parti ve devrim için harcayan kişidir. Yenilenme eylemini sürekli kılacağız, değişeceğiz, değiştireceğiz, tüm bunları örgütlü ele alacağız.
Biz bu çizgide yürüyeceğiz; sol ve devrimci hareketi etkileyeceğiz, onlardaki her ileri adımdan mutlu olacağız, sol ve devrimci harekette bu eğilimin güçlenmesi için çaba göstereceğiz. Bireysel ve kolektif/örgütsel biçimde direnişten öğreneceğiz, oradan besleneceğiz, her yeni adıma açık olacağız ve daha büyük hedefler için yürüyeceğiz.
Dağınık, bireysel değil, tüm bunları örgütlü yapacağız!

       DİRENİŞİN İMKANLARI VE GÖREVLER
Haziran halk direnişi büyük bir kazanımdır; her şeyden önce kazanımın özü politiktir. Uzun yıllar yenilgi sarmalı içinde yıkılan, örselenen moral değerlerin yeniden ayağa kalmasıdır. Bu somut ve pratik birçok şeyden çok daha önemlidir.
20 günlük birinci aşama, yeni bir aşmaya dönüştü ve bu süreçte ne direniş bitti, ne de direnişin ortaya çıkardığı imkan ve olanaklar. Direniş her yerde, hem de halka açık her yerde tartışılıyor. Parklar, evler, kahveler, kurumlar birer tartışma alanları olmuştur.
Bu direnişin sol ve demokratik damarıdır, bu politikleşme sürecidir, politikanın kitleselleşmesidir. Bu sadece direnişi tartışma değil, aynı zamanda geleceğimiz tartışma, geleceğimiz için söz alma, söz sahibi olmadır. Tek başına bu bile büyük bir kazanımdır.
O halde, direnişi, süreci, süreçte AKP başta olmak üzere tüm burjuva partilerin yerini ve konumunu, direnişin kazanım ve zaaflarını her yerde, parklarda kurulan platformlarda, halk içinde tartışmak, halktan, sol ve devrimci güçler ve bireylerden öğrenmek, onlara katkı sunmak zorundayız. Direnişi her yerde, herkese anlatmalıyız. Direnişi herkes duydu, zaten halk direnişin öznesi oldu; ama buradan durmak, beklemek, seyirci olmak sonucu çıkmaz, tam tersine bıkıp usanmadan halka direnişi anlatmak bir görevdir.
Halka anlatacağız, halktan öğreneceğiz. Devrimci politika az sayıda devrimciye değil, milyonlara karşı yapılır. Tartışma, yeni çözüm yolları arama sadece devrimci politikanın somut biçim alması için değil, halk için demokrasinin toplumsal karakter kazanması için de önemli araçtır. Halka her platformda anlatmak ve halktan öğrenmek, hem devrimci politikamızın yeniden ve yeniden kurgulanmasına, hem de halk için demokrasinin kurumsallaşma eğiliminde önemlidir.
Örgütlü, açık politik kimliklerimizle bu tartışmalara katılalım, yeni tartışmalar örgütleyelim!
Daha şimdiden, yapılan tartışmalarda iki biçim ön plana çıktı. Birincisi ve yaygın olanı, tartışmaların forumlar biçiminde yapılması, bir diğeri de meclis tipi örgütlenmelerinin önemidir. Hem yaşanılan direniş ve süreç nedir, hem de bu sürecin öne çıkardığı araçlar, yeni çözüm yoları nedir, tüm tartışmaların bu iki ana eksen üzerinden biçim alacağı açıktır. Devrimci parti örgütleri ile halk örgütleri iki ayrı örgüt biçimleridir; bu ayrımı yaparak, sürecin ortaya çıkardığı her örgüt biçimine açık olmalıyız. Bu açıdan forumlar ve meclis tipi örgütlerin öne çıkması kazanımdır, bu coğrafyaya da bu iki biçim yabancı değildir.
Hiçbir önyargı ve dayatma içinde olmadan, tek tek her devrimci kurtuluşçu direnişi, çözüm yollarını örgütlü biçimde her yerde anlatmalıdır, her yeni örgüt biçimini bir yere yazmalı, giderek yeniden inşa sürecimizde daha örgütlü biçimde örgütlemelidir. Hem iç yaşamda hem de dışa dönük bu süreci en canlı kılmak için çalışmalıyız, çalışacağız.

       ŞEHİTLER ÖLMEZ; DÖVÜŞENLERE SELAM OLSUN
Devrimci kurtuluş için dövüşenler, tüm örgütlü güçler halk direnişinin bir parçası oldu, dövüştüler. Sadece örgütlü güçler değil, eski ve yeni kuşaktan yüreği devrimci kurtuluş davası için atanlar dövüştüler. Tümüne selam olsun.
Sol ve devrimci güçler dövüştü, tümüne selam olsun. Halk dövüştü, halka selam olsun.
Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert ve Ethem Sarısülük şehit düştü; şehitlere, onların uğruna savaştığı değerlere selam olsun. Direnişin binleri bulan gazilerine selam olsun.
Bu bir son değil başlangıçtır…
Görevlere sahip çıkarak saldırılara barikat, yeni direnişlere öncü olalım!

4 Temmuz 2013

Tarih 31 Mayıs 1971’i gösterdiğinde, Nurhak dağlarında Sinan, Alpaslan, Kadir şehit düştü; 3 devrimci, 3 THKO gerillası şehit düştü…
Aynı gün Maltepe’de 2 devrimci, 2 gerilla, 2 THKP-C savaşçısı çarpışıyordu; tarih 1 Haziran’a döndüğünde, Hüseyin Cevahir şehit oldu, Mahir yoldaş yaralı esir düştü….
O günler kapkara günlerdi. 12 Mart açık faşizmi, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci sermayenin çıkarları temelinde halka karşı “balyoz hareketi” düzenlemişti. 1965-70 devrimci gençlik hareketi içinde, Mahirler, Denizler, İbrahimler çıkmıştı; ellerinin tersiyle tüm eski ve geri anlayışı, legalist, reformist, Kemalizm’e soldan destek çıkan anlayışları bir kenara itmiş, düzene, düzenin özünü ifade eden, düzeni örgütleyen ve koruyan faşizme isyan etmişler, başkaldırmışlardı.

Sadece başkaldırma değil, kaba bir isyan hiç değil; mevcut düzeni nasıl yıkacaklarını, yerine neyi koyacaklarını bir dizi tartışmalar içinde, kendi yolunu bularak, bilimsel sosyalizmle güçlü bağlar kurarak formüle ettiler. Her şeyi tartıştılar, yoğun bir ideolojik mücadele içinde yeni anlayışlara ulaştılar, bu coğrafyada yeni fikirler ürettiler, tüm bunlardan yeni devrim stratejileri oluşturdular. Teoriyi öğrendiler, devrimin teorisini inşa ettiler; burada durmadılar, hızla öğrendiklerini yaşam içinde örgütlediler, savaştılar. Denizler, Sinan ve Hüseyin’in ideolojik önderliğinde “yarı feodal yarı sömürge Türkiye” dediler, kırlarda başlayan halk savaşıyla, “foko” yani gerilla savaşı içinde partiyi kuracaklarını savundular; bunun ifadesi olarak THKO’nu kurdular. Mahir’in ideolojik önderliğin, Hüseyin, Ulaş ve ilk öncülerimiz bir başka yol izledi, “yeni sömürge Türkiye’de kapitalizmin egemen olduğunu” söylediler, “oligarşi, sürekli faşizm, suni denge” gibi kavramlarla mevcut toplumsal ve politik yapıyı tanımladılar, buna karşı uzun süreli halk savaşını, şehir ve kırda gerilla savaşı temelinde politikleşmiş askeri savaşı stratejisi savundular; THKP-C kurdular. İbrahim kısmen daha sonra, ama benzer bir yoldan, şimdiki Ergenekoncu D. Perinçek’e başkaldırdı, Kürt sorununda daha açık fikirler ileri sürdü, Kemalizm’e güçlü eleştiriler yaptı, “yarı feodal yarı sömürge Türkiye” de kırlarda başlayan, iktidarı parça parça alan halk savaşına ulaştı; TKP/ML de böyle kuruldu.
Bu üç devrimci akım ve örgüt, 71 devrimciliğine önderlik etti, silahlı isyanı başlattı ve daha sonraki tarih için bir başlangıç yaptı; günümüze kadar uzanan sol ve devrimci hareketin asıl kaynağı bu mücadele oldu. Bu, yol ayrımıydı, yeni bir başlangıçtı.
Nurhak’ta 3 gerilla, kır gerilla mücadelesinde 12 Mart açık faşizm koşullarında bu politik iradenin sonucu şehit düştü; Maltepe’de 2 gerilla ise, şehir gerilla savaşında kuşatmaya alındı, Hüseyin şehit düştü. İşte, 31 Mayıs ve 1 Haziran, Sinan, Alpaslan, Kadir ve Hüseyin ilk isyanı ateşleyenler oldu…
Nurhak ve Maltepe’de yanan bu isyan ateşi, 72 sonrası, yeni genç kuşaklar tarafından sahiplenildi. Bu kez, ilk öncülerimiz olan Mahirler gibi yeni yollar aramaktan çok, onların açmış olduğu yoldan ilerlediler, ilerledik. Mahir’in ideolojik önderliğinde inşa edilen bu yoldan Atilla, Tamer, Doğan, Ercan, Kadir, Ahmet ve diğer şehitlerimiz yürüdü. Bir yandan 71 devrimci hareketine yönelik saldırıları püskürttüler, diğer yandan onlar gibi yeni bir devrimci savaşı, politikleşmiş askeri savaşı örgütlediler. Onlar, halkı örgütleyen, anti-emperyalist anti-oligarşik kavgada faşizme kurşun atan, devrimci geleneği sürdürenler, politik ve askeri kadrolardı. Yeni isyanlar örgütlediler, Türkiye halklarına, tıpkı Mahirler gibi koca bir siyasal miras, yıkılmaz bir devrimci gelenek armağan ettiler.
Doğan ve Ercan yeni bir Maltepe kuşatması altındaydı, son kurşunlarına kadar “ya özgür vatan ya ölüm” şiarını haykırdılar; Tamer Sefaköy sokaklarında dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın başını çektiği işkenceci- faşist sürüyle çatıştı; Atilla yine Sefaköy’de kurulan pusuya düştü. Bir ABD ajanını cezalandırma eyleminin sonrasında girdikleri çatışmada yakalanan Ahmet ve Kadir, 12 Eylül açık faşizmini örgütleyen ABD elçisine yaranmak için 12 Eylül cuntası tarafından özel talimatlarla hukuk safdışı edilerek idam sehpasına gönderildiler, 25 Haziranda Denizler gibi ölümsüzleştiler. Onlar, ilk gençlik günlerinde isyan etti, devrimciliği sadece bir söz olmaktan çıkardı, yaşam biçimine dönüştürdü; devrimci yaşadılar, devrimci savaştılar, devrimci öldüler; ayakta ve dim dik…
Mahir de, Atilla da sadece isyan etmedi, sadece düzene başkaldırmadı, bu ülkede bilimsel sosyalizmi, devrimci ve sosyalist bir anlayışı iki ayakları üzerine diktiler; bu yıkılmaz, sarsılmaz miras bizi biz yapıyor, onların yolunda yürüyoruz, sonsuza kadar da yürüyeceğiz.
Ne zaman tarih Hazirana döner, yüreğimizdeki isyan ateşi her yana saçılır, şehitlere bağlılık yeminleri ederiz, onların açmış olduğu yoldan yürümenin onurunu yaşarız. Ne zaman Atilla, Tamer, Doğan, Ercan, Kadir, Ahmet aklımıza gelse, kendimize çeki düzen veririz. Onlar orada yalnız değiller, Gürkan onlarla birlikte, Talip onlara yeni haberler götürdü. Birlikteler, Atilla sorular soruyor, Talip yeni yoldaşlarını anlatıyor.
Bekleyin biz de geleceğiz, her şeyi size anlatacağız; ateşi de, ihaneti de, isyanı da, çürümeyi de direnişi de anlatacağız.
Haziran bizim için hep isyandır…
Tarih 31 Mayıs’tan 1 Haziran’a dönerken bunca yıl susan Türkiye halkı sanki Nurhaklardan Maltepe’den aldığı mesajın peşine takıldı. Belki de tarih sahnesine bugüne kadar olmadığı biçimde, yeni biçimde çıktı. Yıllardır susan, yanı başında Kürt halkının haklı isyanına biraz kayıtsız kalan Türkiye halkı sanki bugünü beklemiş, sessizce, daha önceki küçük itirazlarını büyüterek, bazı tuzu kuruların “bu halk adam olmaz” demesine inat, hatta işin doğrusu biraz da halka olan umutların sol ve devrimci saflarda zayıfladığı bir dönemde isyan etti. Şehitlerimizin isyan haykırışlarını sanki duymuşlar gibi, Türkiye halkı isyan etti, ayağa kalktı, sokakları, meydanları ele aldı. Yeni ve kentli isyandı bu; son yılların, hatta uzun yılların en kapsamlı, en renkli, en katmanlı, en uzun soluklu isyanıydı. Bu coğrafya az halk isyanına şahit olmadı. Şeyh Bedrettin’i, Pir sultanı bu coğrafya yarattı, Kemalizm’in zulmüne direnen, Koçgiri’den, Şeyh Sait’ten, Dersim’e kadar uzanan yine bu isyandı, faşizmin zulmüne 15-16 Hazirandan Tariş’e işçiler, Çorumdan Sivas’a bu halk isyan etmişti. Ama bu kez, Taksim ve Gezi Parkında başlayan ve tüm kentlere yayılan halk direnişi hiç birine benzemedi, özgündü, çok sesli ve renkliydi.
Emperyalizme bağımlı, kapitalist sömürünün derinlemesine ve genişlemesine her yana yayıldığı, yeni sömürge bir ülkede bu isyan tutuşmuştu. Son 33 yılı neo-liberal sömürü altında, sadece emeğin değil, kentlerin, suların, ormanların talan edildiği, neo-liberal sömürünün sınırlarının tükendiği; bunun üzerinden faşizmin yeniden, ideolojik, kültürel, askeri ve siyasi alanda kurumsallaştığı bir ülkede, susan ama her şeyi bir kenara not eden halk, gezi parkı direnişiyle patladı. Taksim ve gezi parkı, tüm direniş eğilimlerini, lokal direnişleri birleştirdi, faşizmin zulmüne inat, AKP ve T. Erdoğan’ın yalan ve küfürlerine inat halk ses verdi, gaz bombalarının, tazyikli suların, sokaklara taşan işkencelerin, gözaltıların üstüne üstüne gitti. Kimsenin önden göremediği Haziran halk direnişi ortaya çıktı.
Politik kazanımları şimdiden ortaya çıkan bu direniş, ne eski direnişlere benziyor, ne de onların basit bir tekrarıdır. Yeni, kendine özgü dinamiklere sahiptir. AKP ve T. Erdoğan’ın ileri sürdüğü gibi, ne “dış güçlere, faiz lobisine” dayanır, ne de “Ergenokcuların bir tertip”idir. Bu halkın, neo- liberal sömürü ve sonuçlarına, emperyalizme bağımlı tüm ilişkilere, ortadoğuda emperyalizm işbirlikçiliğine, AKP’nin “devletleştiği” bir süreçte AKP’nin uzun yıllar yürüttüğü yeni bir toplum mühendisliğine, özelleştirmeye, “dindar gençlik istiyoruz” söylemiyle devreye sokulan 4+4+4 eğitim sistemine, “3 çocuk yapın”, “içki içen ayyaştır” diyerek özel yaşama müdahaleye, halkı her gün azarlamasına, başta 1 Mayıs olmak üzere sistemli ve sürekli saldırılara, Alevilerin aşağılanması ve yeni oyunlarla kandırılma operasyonlarına, Roboski katliamına, Kürtlerin özgürlük taleplerini hasıraltı etmeye yüksek sesle itirazdır, direniştir.
Bu bir devrim değildir, devrim sananlar olabilir, ama “devrimci durumun” sürekliliğini savunan bizler için devrim ve “devrim anı” değildir. Devrimci durumun sürekliliği içinde nitel bir sıçrama halidir, aşağı sınıfların, alt ve orta sınıfların önemli bir kesiminin düzene, AKP’ye, T. Erdoğan’a itirazıdır, isyanıdır, eşitlik, özgürlük, demokrasi talebinin ön plana çıkması, sokak ve meydanların özgürleşme eylemidir.
Geniş bir değerlendirme, bu sayımızda vardır; daha geniş değerlendirme ve tartışmalar sürecektir.
Şehitlerine sahip çıkan devrimci sosyalist hareket, Haziran isyanında yerini aldı; hem şehitlerimize sahip çıktı, hem de halk direnişin bir parçası oldu. Tüm alanlarda örgütlü yoldaşlar sürecin aktif savaşçısı oldu. Şehitlere sahip çıkmak ile halk direnişinde önde kavga etmek iç içeydi; bu yapıldı. Tüm örgütlü güçlerimiz, hatta devrimci kurtuluş davasına gönül veren eski ve yeni kuşaktan insanlarımız yumruğuyla, sloganlarıyla Mahir’in, Atilla’nın yoldaşı oldular.
Tümüne selam olsun, tümünü kucaklıyoruz. Tümünü stratejik ve dönemsel hedeflerimiz ekseninde devrimin kurtuluş bayrağı altında yeni kavgalara davet ediyoruz.

HALK DİRENİŞİN TALEPLERİ KÜRT HALKININ TALEPLERİYLE AYNIDIR
Haziran halk direnişi, sınıfları, tüm politik akım ve güçleri bir kez daha saflaştırdı. Bu süreçte, tarihsel ve güncel karakterini hep koruyan Kürt ulusunun özgürlük sorunu, güncel mücadele içinde kısmen geri plana düştü. Bundan rahatsız olmak anlamsızdır. Tam tersine, Türkiye halkı Kürdistan halkından farklı olarak kendi sorun ve gündemleriyle yüz yüze geldi; demokrasi ve özgürlük taleplerine sahip çıktı. Yurtsever Kürt hareketinin başlatmış olduğu “barış ve demokratikleşme süreci”, özel olarak gerilla gücünün “sınır dışına” yani güneye çekilme süreci, 5-6 aylık süreçte kanın akmaması, oligarşinin halkın tüm sorunlarını “terör” demagojisi ve şovenizmi kışkırtma eylemiyle yok sayması imkanını ortadan kaldırdı. Gerilla gücünün geri çekilmesi ve başlatılan “barış ve demokratikleşme süreci” ile halk hareketinin patlaması ne kadar bağlantılı, bu tartışılır. Ancak iki sürecin birbirini etkilediği, daha doğrusu halkın sorunları ve tepkisini bloke etme imkanının zayıfladığı söylenebilir.
Ama bu kez, dün Türkiye halkı için söylenen, bu kez Kürt halkı için söylendi: “direnişte Kürt halkı nerede?” Dün “Türk halkı nerede”, bugün “Kürt halkı nerede” demek, her iki halkın mücadelesini küçümsemek, iki ülke ve iki halk gerçeğinden uzak olduğu gibi, her iki tarafta uç veren milliyetçi söylemin, her şeyi kendi merkezli görmenin dışa vurumudur ve biz tüm bunları reddederiz.
Kürt yurtsever hareketi net bir tutum içinde olmadı, hem doğru hem de yanlış eğilimleri iç içe yaşadı. Ama bilinmelidir; enternasyonalizm, kendi ülkemizde devrim yapmakla birlikte dünya devrimi penceresinden tüm dünya halklarıyla aktif dayanışmaktır. Bu gerçek, iki komşu ülke ve iki halk için, tarihsel ve siyasal bir dizi unsurla iç içe geçmiş iki halk için bin kez doğrudur. Halk direnişi çok sesli, çok renkli, çok katmanlı olmuştur; Kürt halkının evlatları da vardır, ulusalcı sol da vardır, sol ve devrimci harekette vardır, çevreci de anarşist de, AKP ve T. Erdoğan’a tepki gösteren sıradan insan da vardır, zulme karşı çıkan Müslüman da vardır.
Bu arada, Kürt hareketi iki önemli konferans yaptı. Biri, kadın hareketinin örgütlediği, ortadoğudan kadınların katılımını içeren konferans; diğeri ise, “Kuzey Kürdistan birlik ve çözüm” konferansıdır. Bu iki konferans son derece önemlidir; Kürt halkının nasıl yaşayacağı, süreci nasıl adımlayacağı üzerine ciddi fikirler vermektedir. Yayınlanan “çözüm ve birlik manifestosu” bu anlamda son derece değerlidir. Ciddi katılımları içeren, demokrasi adına birer kazanım içerin bu konferans, sonuç bildirgesine yansıyan maddelerde görüleceği gibi daha net, diri ve doğru bir yeri işaret etmektedir. Kürt halkı nasıl isterse öyle yürür. Bu yol haritası hem kazanımları koruyan hem de bu yürüyüşte bazı tehlikelere baştan baraj kuran bir yerdedir.
Biz biliyoruz; bu coğrafyada barış da, özgürlük de, demokrasi de, devrim de iki halkın birleşik kavgasından geçer. Biz yönümüzü, egemen sınıflara, oligarşiye, AKP’ye değil, halklara dönüyoruz. Taksim’de yükselen ve tüm önemli kentlerde yankı bulan demokrasi ve özgürlük talepleri, aynı zamanda Kürt ulusunun demokrasi ve özgürlük talepleriyle üst üste düşer, aynı mecrada anlam bulur. Bundan dolayı, halk direnişin devrimci sonuçlarıyla Kürt ulusunun demokrasi ve özgürlük kavgası ters değil, “süreci zayıflatan, sabote eden” değil, tam tersine emek ekseninde halklara dayalı barış ve demokrasiyi güçlendirir. Aslında halk direnişinde oluşan tablo özünde 1 Mayıs ve Newroz’lar da oluşan tablodan çok farklı değildir. Bu coğrafyada 1 Mayıs ile Newroz, Amed ile İstanbul arasında kavga ortaklığı ve halkların birliği ne kadar güçlü olursa, emperyalizm ve oligarşi o kadar korku görür.
Kürt halkının da Türkiye halkının da bu korkuyu emperyalizm ve oligarşiye yaşatması sevindiricidir, doğru ve enternasyonal olan budur.

KAVGA DEVAM EDİYOR
Bazı süreç ve toplumsal olaylar, bir tarihsel dönemi işaret eder. Hatta yaşanan tarihsel süreçleri az çok tahlil etsek de, özünde bunun yaşamdaki karşılığı toplumsal hareketlerde anlamını bulur. Bu yanlış değil, işin doğası gereğidir.
Sol ve devrimci harekette, en azından bazı kesimlerde, içinden geçtiğimiz tarihsel süreci “yeni dönem” olarak kavramlaştırdığı bilinmektedir. Hoş bu tip kavramın yanından bile geçmeyen, bir kalıbı, hatta çok doğru bir tespit ve kavramı yıllardır üzerine bir harf bile koymadan tekrarlayanlar da vardır. Kim olursa olsun, eğer yaşanan toplumsal halk hareketiyse, içinden geçtiği tarihsel sürecin yoğun izini taşıyacağını az çok bilmeliyiz. Bu açıdan baktığımızda, birçok yönden, yuvarlak kavramları bir kenara bırakırsak, Haziran halk direnişinin, bizim 4. bunalım dönemi olarak tanımladığımız ve içinden geçtiğimiz tarihsel dönemin izlerini taşıdığını ifade edebiliriz. Tartışacağız, tartışıyoruz, çok sesli, çok renkli, çok katmanlı bir direnişin ortaya çıkması önemli ölçüde buradan kaynaklanıyor.
Haziran halk direnişi bu anlamda bir son değil başlangıçtır. Daha önce şu ya da bu biçimde ortaya çıkan olguların en açık dışa vurduğu, içinde yeni mücadele dinamiklerini taşıdığı bir direniştir.
“Tarihin sonu” aptallıkları, “bu halktan bir şey çıkmaz” ukalalıkları, örgütsüzlüğü erdem saymalar, “örgütlü örgütsüzlük” hastalıkları, döndü dolaştı direnişin duvarına çarptı. Direniş en çok da, devrim ve sosyalizm için samimi devrimcilere uyarı oldu. Direniş, kitle hareketi öğretir; bizde, samimi devrimciler de öğrenecektir, öğreneceğiz. Öğrenmek için halk direnişini her boyutu ile kavramaya çalışıyoruz, tartışıyoruz, şablonculuktan uzak yeni mücadele biçimlerine, yeni formatlara kafa yoruyoruz.
Tarihin öznesi sınıf mücadelesidir. Kavga bitmedi. Tüm postmodern yalanlara rağmen kavga sürüyor. Şimdi, halk direnişinden güç alarak, bu coğrafyada stratejik ve dönemsel hedefler için yeni kavgalara çıkacağız.
Örgütlü halk yenilmez. Halk direnişi, örneğin Kürt halkıyla kıyaslanamaz düzeyde örgütsüzdür. Önce kendimizi örgütleyeceğiz, halk örgütlülükleri için yeni kanallar bulacağız; bir yandan “devrimciler örgütünü” diğer yandan “halk örgütlerini” inşa edeceğiz.
Haziran isyandır.
İsyanı kafamızdan, yüreğimizden, kendimizden başlatıp tüm halka yaymak, eskiyi yıkmak yeniyi kurmak için daha çok emek, daha çok mücadele, daha çok yenilenme. Yeni adımlar yeni kavgalar için bir adım öne!

deniz-yusuf-huseyin

A. Su

Bugün 6 Mayıs… Emperyalizme ve onların yerli uşaklarına karşı devrimci bir isyanın, darağacında doruğa ulaşan direnişinin sembolleri, Deniz Hüseyin ve Yusuf bundan 40 yıl önce fiziki olarak aramızdan ayrıldılar. Onların ölümü sadece fizikidir çünkü onların canı pahasına savundukları ideolojisi, düşünceleri ve pratikleri her ne kadar burjuvazi onların içini boşaltmaya çalışsa da bugün bütün canlılığıyla kendini çelik gibi koruyor. Canları pahasına savundukları düşünce ve pratikleri yol göstermeye devam ediyor.  Onlar, bağımsızlığın, kurtuluş mücadelesinin ve devrimin ölümsüz önderleri olarak yaşıyorlar…Türk ve kürt halklarının bilincinde Denizlerin yeri içi boşaltılamayacak, çarpıtılamayacak kadar nettir. Proletaryanın saflarında, emperyalizme ve oligarşiye karşı savaştılar. Ideolojik ve pratik olarak son derece berraktırlar. Ne yapmak istediklerini bilen ve bunu yılmaz bir kararlılıkla yapan devrimcilerdir onlar. Onların yolu devrimdir, halkların kardeşliğidir, tam bağımsız Türkiyedir…

Burjuvaziyi böylesine çıldırtan da budur zaten. Darağacındaki bu üç fidanı, halkların kalbinden söküp atamadıkça, onları ve mücadelelerini boş bir çuvala cevirmeye çalışıyorlar… İçine istediği herşeyi atabileceği boş bir cuval… Maceracı, hayalperest gençler olarak tanımlar, eline silah almamış, masum gençler olarak zavallılaştırmaya calışır, olmazsa daha da ileri giderek, onlar da kemalisttiler der. Hatta alçalmakta sınır tanımaz, Deniz Gezmiş parkası giydirilmiş Kemal Kılıçdaroğlu posterleri üretir, zihinleri karmakarışık etmeye calışır. Yokedemediği böylesine güçlü değerleri sahiplenir, dört bir yanınından çekiştirir. Ancak ne kadar çekiştirirlerse çekiştirsinler, ellerinde Denizin yırtık parkasından başka birşey kalmaz. Denizler bizimdir. Denizler bu toprakların ezilenlerinindir. Devrim ve sosyalizm mücadelesinin tartışmasız önderleridir.

Denizler, idam sehpalarından hangi saflarda olduklarını haykırmışlardır.

Yaşasın tam bağımsız türkiye!
Yaşasın marksizm, leninizm yüce ideolojisi!
Yaşasın türk ve kürt halklarının kardeşliği!
Yaşasın işçiler, köylüler!
Kahrolsun emperyalizm!

 Mahirler, Denizler devrimciliğin özetidir, devrimciliğin tanımıdır! Son nefesini verirken bile bundan taviz vermemektir Deniz olmak, Hüseyin olmak, Yusuf olmak… Biz de bu gün bir kez daha onlarla birlikte haykırıyoruz ve Denizin, Yusufun ve Hüseyinin şahsında bayraklaşan tüm önderlerimize, emperyalizmi ve oligarşiyi ülkemizden defedeceğimize ve halk iktidarını kurmak için sonuna kadar mücadele edeceğimize söz veriyoruz.

 

Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
Share with your friends










Submit
SOSYAL MEDYA'DA PAYLAŞ
Emek ve Özgürlük Cephesi / Avrupa İnisiyatifi internet sitesini sosyal medyada paylaşarak sesimizin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Özgür bir dünya insanca bir yaşam için Emek ve Özgürlük Cephesi saflarına!
SOSYAL MEDYA'DAN TAKİP EDİN
PGlmcmFtZSBzcmM9Ii8vd3d3LmZhY2Vib29rLmNvbS9wbHVnaW5zL2xpa2Vib3gucGhwP2hyZWY9aHR0cHMlM0ElMkYlMkZ3d3cuZmFjZWJvb2suY29tJTJGZW1la3Zlb3pndXJsdWtjZXBoZXNpYXZydXBhaW5pc2l5YXRpZmkmd2lkdGgmaGVpZ2h0PTYyJmNvbG9yc2NoZW1lPWxpZ2h0JnNob3dfZmFjZXM9ZmFsc2UmaGVhZGVyPWZhbHNlJnN0cmVhbT1mYWxzZSZzaG93X2JvcmRlcj1mYWxzZSIgc2Nyb2xsaW5nPSJubyIgZnJhbWVib3JkZXI9IjAiIHN0eWxlPSJib3JkZXI6bm9uZTsgb3ZlcmZsb3c6aGlkZGVuOyBoZWlnaHQ6NzJweDsiIGFsbG93VHJhbnNwYXJlbmN5PSJ0cnVlIj48L2lmcmFtZT4=