Celal Başlangıç

Esad yönetimini de, Suriye muhalefetini de, liderini halife ilan eden IŞİD’i de, kendi Kürtlerini en asgari koşullarda bir “açılım süreci”ne razı etmeye çalışan Türkiye’yi de, bölgedeki naylon ve zorba devletleri de, onların efendisi ‘uluslararası toplum’u da rahatsız eden Rojava Kürtlerinin kurduğu yönetim biçimiydi; laik, demokratik, katılımcı, halkın kendi kendini yönettiği; çok dilli, çok kültürlü, bütün dinlerin, mezheplerin ve farklı etnik yapıların barış içersinde bir arada yaşadığı bir modeli gerçekleştirmişlerdi.

Bir havan, obüs ya da top mermisi her an tepemize inebilirdi. Bu yüzden bizi Mürşitpınar sınır kapısına yakın bir binaya almışlardı. Biraz sonra da “Sizin güvenliğiniz için” diyerek değiştireceklerdi bulunduğumuz yeri.

Genç YPG savaşçıları giderek yaklaşan bir kent savaşının telaşlı koşuşturması içindeydiler; “Kobane’ye girecek IŞİD çetelerine sürprizler hazırlıyoruz” diye gülüyorlardı.

Kobane Adalet Divanı ve Kürdistan Demokratik Toplum Hareketi üyesi Ferhan Haceis, sivil kıyafetlerinin üzerine muharebe yeleğini giyip eline kalaşnikofunu alarak düştü önümüze. Bize kenti gezdirecekti.

Erkeğiyle kadınıyla silahlanmış insanların gezindiği, tek tük açık dükkânlardaki insanların bizi görünce zafer işareti yaptığı sokaklarda gezerken Haceis’e ellerinde sağ yakalanmış kaç IŞİD esiri olduğunu sordum.

Öyle ya, kenti yok etmek, bir kent halkını katletmek üzere Kobane’ye saldıran çetenin cellatlarından herhangi birini sağ yakalayınca ne yapıyorlardı? Çünkü ortada bir savaş hali vardı ve karşılarındaki katil sürüsü savaş hukukunun en küçük bir kuralına bile uymuyordu.

“Sayısını veremem” dedi Haceis, “Ama şunu söyleyebilirim ki hemen hemen her ülkeden bir ya da birkaç IŞİD üyesini sağ yakaladık. Bunlar tutuklular ve yargılanıyorlar. Ama ne ceza alırlarsa alsınlar, bizim kantonumuzda da Rojava’nın tümünde de asla idam cezası yok.”

“Asmayıp da besliyorlar yani” diye düşünürken bir adım daha ilerisini anlattı:

“Hukukçulardan bir heyet kurup cezaevinde kalan IŞİD üyelerinin sorunlarını, ihtiyaçlarını saptadık. Bazıları televizyon istedi. İçlerinde Kuran isteyenler de oldu. İhtiyaçlarını karşıladık.”

Bu yaklaşım Suruç’a göçen Kobanelilerin anlattıklarını getirdi aklımıza. IŞİD çetelerinden kaçanlar tanık oldukları vahşetin bin bir türlüsünü anlatırken, kent yönetiminde de görev almış bir kadın biraz da sitemkârdı:

“Bize her türlü zulmü yapıyor IŞİD çeteleri. Bizimkiler de sağ yakaladıklarını yargılamak üzere cezaevine koyuyor. İdam cezası da yok, ölene kadar bakacaksın yani. Hatta bir keresinde yakalanan IŞİD üyesi asayiş görevlilerinin arasında cezaevine götürülürken, üç çocuğu bu çeteler tarafından öldürülmüş bir Kobaneli görür görmez çekti silahını. Bizimkiler neredeyse silahın önüne yattılar bu barbarı korumak için. Öldürülmesine engel olmak istediler. Ama başaramadılar. Yine de çoğu cezaevinde yatıyor. Bizimkiler de günde üç öğün yemek verip bakıyorlar. IŞİD’cilerin bizim cezaevinde yata yata enseleri kalınlaştı.”

‘Öldürdükçe cennete gideceklerini sanıyorlar’

Benzer bir olayı da geçen yıl Erbil’de PYD Lideri Salih Müslüm’le buluştuğumuzda yaşamıştık.

Tam röportaj yaparken cep telefonu çalmış, Müslüm arayan numaraya bakıp “Bu çok önemli, bir dakika bakabilir miyim?” demişti.

Telefonu kapattıktan sonra anlattığına göre, Esad güçleriyle Gziro’da yaşanan çatışmadan sonra rejim güçlerinin elindeki bölge kuşatılmış. Tam 12 gün sürmüş kuşatma. 300 kişiyi kuşatan YPG güçleri bir yandan Esad’ın askerlerine “teslim ol” çağrısı yaparken diğer yandan da bölgedeki Arap nüfusu ikna etmeye çalışmışlar:

“Kardeşim biz bunu yapıyoruz ama biz size karşı değiliz. Sizinle beraber bu yerleri yönetmek için ortak komiteler, meclisler kurabiliriz. Beraber her şeyi yapabiliriz. Ama bu rejim güçlerinin burada kalmaması gerekiyor.”

Bölgedeki Araplar da ikna olup Kürtlerin kalkışmasına katılınca, Esad’ın askerleri sonunda teslim olmuş. İşte gelen telefon da, bu zaferi haber veriyormuş.

Müslüm bu noktada bize diğer Esad muhalifleriyle farklarını anlatmıştı.

“Burada Arapların desteği veya en azından sessiz kalması olmasaydı çatışma çok daha kanlı geçerdi. Hatta biz savaş ve çarpışma taktiklerinde bile değişiğiz. Bizim yerimizde Esad’ın muhalifi diğer Araplar olsaydı ‘Kardeşim gelin teslim olun’ deyip 12 gün beklemezlerdi, katliam uygularlardı. Onlar ‘Bir kişiyi öldürüp cennete gideriz’ diye bakıyorlar.”

Suriyeli muhaliflerle ortak mücadele koşullarını görüşmek üzere birkaç ay önce İstanbul’a gelen Rojava Heyetinde yer alan Halk Meclisi Başkanı Abdrulselam Ahmad, Kürt Sol Partisi Genel Sekreteri Muhammed Muhammed, PYD Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Beşira Derviş ve Rojava Demokrasi Hareketi Diplomasi Sözcüsü Çınar Salih savaş koşullarında bile olsa kurmayı başardıkları “demokratik özerk” yönetiminin ne denli başarılı olduğunu anlatıyordu büyük bir coşkuyla.

İşte Esad yönetimini de, Suriyeli diğer muhalifleri de, liderini halife ilan eden IŞİD’i de, kendi Kürtlerini en asgari koşullarda bir “açılım süreci”ne razı etmeye çalışan Türkiye’nin AK Parti Hükümetini de, bölgedeki naylon ve zorba devletlerin liderlerini de, onların efendisi sömürgeci güçleri de rahatsız eden Rojava Kürtlerinin kurduğu bu yönetim biçimiydi; laik, demokratik, katılımcı, halkın kendi kendini yönettiği; çok dilli, çok kültürlü, bütün dinlerin, mezheplerin ve farklı etnik yapıların barış içersinde bir arada yaşadığı bir modeli gerçekleştirmişlerdi.

Rojava Halk Meclisi Başkanı Abdulselam Ahmad’ın sözleri aslında ülkelerindeki, bölgelerindeki, hatta dünyanın pek çok yerindeki bütün egemenleri korkutacak nitelikteydi.

“Rojava yeni bir tecrübe, yeni bir deneyim olarak halkların kendisini temsil edebildiği, kardeşlik ve barış içinde bir arada yaşayabildiği bir yönetimdir. Yönetim biçimimizin Suriye’ye yayılmasını ve örnek alınmasını istiyoruz.”

Tüm halkların temsil edildiği parlamento

İşte buydu kendi ülkelerindeki, bölgedeki, hatta “uluslararası toplum”u oluşturan egemenleri korkutan. Bugün Rojava’nın üç kantonundan biri olan Kobane’de yaşananları ve dünyanın bu büyük insanlık suçuna göz yummasına neden olan da bu korkuydu.

Zaten Esad muhaliflerinin bile Suriye rejimini bırakıp Rojava’ya saldırmalarının nedeni de buydu. Karşılarında kuracakları yeni Suriye devletinde despotluğu ya da ilan edecekleri halifeliğin tek din, tek mezhep anlayışını kabul etmeyecek, şu anda Ortadoğu’da yeni filizlenen bir büyük laik ve demokratik güç vardı. Bu Esad’dan daha tehlikeliydi kendileri için ve bir an önce yok edilmeliydi.

Ahmad’ın anlattığı sürece bakınca da bu durum tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyordu:

“Suriye mezhepsel bir çatışmanın içine girmiş. Çatışmalarda üçüncü bir yol olarak kendi bölgemizi savaşın dışında tutmaya çalıştık. Birçok alanda rejim güçleriyle çatışmalarımız oldu. Onları kendi öz gücümüzle bölgemizden çıkarabildik. Bölgemizdeki Süryani, Ermeni, Arap, Türkmen ve Kürtlerden oluşan bir yönetim modeli oluşturduk. Bugün kendi kendisini yöneten Afrin, Cezire ve Kobane olmak üzere üç kantonumuz var. Bizim güçlerimiz ilk başlarda bölgemize girmeye çalışan çeşitli silahlı çetelere ve ÖSO’ya karşı durdu. Onların yenilgiye uğratılıp bölgemizden çıkartılmasından sonra bu sefer El Nusra saldırıları başladı. Şimdi de IŞİD. Bölgemizde de facto bir yönetim kurulmuş durumda. Halkın her türlü ihtiyacını karşılayacak kurumlarımız mevcuttur. Cezire bölgesinde Türkmenler, Süryaniler, Çeçenler ve Araplar birlikte yaşıyorlar. Ortak yaşamı düzenleyen bir anayasa ve kanunlarımız oluşturulmuştur. Bu geçici bir yönetimdir. Dört ay sonra yeni yönetim için seçime gidilecek. Yapılacak seçimlerde Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Süryaniler için bir kota belirledik. Cezire Kantonumuzun Meclisi 101 kişiden oluşuyor. Bu mecliste hiçbir halkın yüzde 10’un altında temsil edilmesi kabul edilmeyecek. Parlamentonun tüm halkları ve inançları temsil etmesini istiyoruz.”

İşte IŞİD saldırılarının yoğunlaştığı şu günlerde Rojava Kürtleri yeni anayasaları doğrultusunda geçici yönetimlerin yerine kalıcı yönetimler için seçim yapma sürecindeydiler.

Kürtlerin büyük suçu!

Suriye rejiminin, Esad muhaliflerinin, bölgedeki egemenlerin, onların efendileri “uluslararası toplum”un neredeyse panik derecesinde bir korkuya kapılmasına neden olacak kadar insanca, adil ve özgür bir toplum kurma yolunda çok büyük adımlar atmıştı Rojava Kürtleri.

Yönetimini aldıkları kentlerde köylerde; halk evleri, gençlik, dil, kültür-sanat meclisleri, eğitim, kadın örgütlenmeleri; mahkeme, asayiş ve meslek örgütleri gibi kurumlar oluşturmuşlar.

Süryani-Asurî örgütlenmelerinin, Arap partileri ve aşiretlerinin, Ermeni ve Çeçen yapılanmalarının da bu sürece katılımı sağlanmış. Diğer Kürt partilerinin bir bölümü de bu oluşumda yer almış. Ancak hala sürece katılmayan farklı Kürt partilerinin varlığından da söz etmek gerek.

“Demokratik özerkliğin” bir koşulu olarak “Halk Belediyeleri” için ağırlıklı olarak hukukçuların, mühendislerin ve esnafın katıldığı; Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların, Türkmenlerin, Çeçenlerin de temsil edildiği meclisler oluşturulmuş. Köylerden, sokaklardan, mahallelerden Kanton yönetimlerine kadar katılımcı bir meclis sistemiyle herkesin söz ve karar sahibi olmasının yolları açılmış.

Kadın Akademileri, kadınların evden çıkartılıp eğitim sürecine dâhil edilmesini ve oradan ülke yönetimine katılmasını hedeflemiş. Belki de bugüne kadar güvenlik dışında en yoğun faaliyet alanlarından biri de kadınların eğitimi olmuş ve Rojava Anayasası gereği tüm bölgesel yönetim birimleri için “cinsiyet kotası”nın yüzde 40’ın altında olmaması öngörülmüş. Hatta bu uygulama bazı bölgelerde kadınların yönetime yüzde 45-50 oranında katılımını sağlamış.

İşte bugün IŞİD’in Kobane’ye saldırısıyla somut ifadesini bulan “Kürtlerin büyük günahı” böyle bir sistem oluşturmaları.

Sadece Rojava’nın değil Ortadoğu’nun anayasası

Kürtlerin bölgedeki diğer etnik yapı, din ve mezheplerle birlikte kurmaya başladığı Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri’nin “Rojava Toplumsal Sözleşmesi” başlıklı bir anayasası var.

İşte bu sözleşmenin ilk paragrafı:

“Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için; Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için; kadın haklarına saygılı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için; savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için; bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.”

Meraklısı için T.C. Anayasası’ndan da “giriş” paragrafını aktaralım:

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda…”

Hani Türkiye’yi yönetenler sık sık soruyor ya “Kobane’nin ne alakası var Hakkâri’yle, Diyarbakır’la, Türkiye’yle” diye. Zaten Kobane’nin de bir parçasını oluşturduğu Rojava Toplumsal Sözleşmesi’nin 31. Maddesine bakınca bunun ne kadar yerinde bir soru olduğunu anlıyorsunuz!

“Dini inançların yaşanması hakkı güvence altındadır, dinin siyasete alet edilmesi, din üzerinden karşıtlık ve ayrımcılık yaratılması kabul edilemez.”

El hak doğru! Gerçekten bu anayasa maddesiyle Türkiye’nin ne alakası var!

Aslında Rojava’da kurulmakta olan sistemin ne Esad’ın Suriye’siyle, ne muhaliflerinin kurmak istediğiyle, ne Ortadoğu’daki naylon ve despot devletlerin uygulamalarıyla ne de Türkiye’deki egemenlerin yırtındıkları “tek din, tek mezhep, tek dil, tek ırk” gibi bir “tekleme”yle hiçbir ilgisi yok.

Bu yüzden IŞİD çetesi ve komşu devletler bölgede boy atan “çoğulcu, katılımcı, laik bir demokratikliğe” düşman. Halkların kendi kendilerini yönettikleri bir sistemin “kötü örnek” olarak, kendi ülkelerinde uyguladıkları despotluğu teşhir etmesinden çekiniyorlar. Onların efendisi olan “uluslararası toplum” da böylesi örneklerin artması sonucu kendi egemenlik ve sömürü alanlarının daralmasından korkuyorlar.

İşte Rojava’ya; kantonları Kobane’ye, Cezire’ye, Afrin’e önce Esad rejiminin, sonra Suriyeli muhaliflerin, El Nusra’nın, bugün de IŞİD çetesinin saldırmasının ve bütün dünyanın da burada yaşanan vahşeti ve kapıya dayanan soykırımı seyretmesinin nedeni bu.

Ama Rojava’da kurulmak istenen “yeni bir dünya” sadece Suriye’de ya da bölgede yaşayanların değil, aynı zamanda tüm dünya halklarının, ezilenlerinin de umudu. Bu yüzden IŞİD çeteleri Kobane’yi yakıp yıksa, içinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük soykırımlarından birini yapsa bile insanlık var oldukça sürecek özgür, eşit, adil bir dünya özlemi.

Bugün yaşadığımız ise, insanlık tarihinin hiç de yabana atılamayacak bir kavşağındaki tercih sorunu; Ya Kobane ya barbarlık!

Kaynak: t24.com.tr