Cihan YÜKSEL

Emperyalizmin 3. Bunalım Dönemi ve Öncü Savaşı Çizgisi
Emperyalizmin, 3. Bunalım Dönemi ile birlikte geliştirdiği yeni sömürgecilik ilişkileri, daha önceki bunalım dönemlerinin sömürgecilik ilişkilerinden oldukça farklıdır. Dönemlerin farklılığının sonucu olarak, farklı toplumsal süreçler, farklı mücadele süreçleri yaşanmıştır.
Yeni sömürgecilik döneminin özelliklerini belirleyen temel etmenler; ekonomik süreci kapitalist ilişkilerin belirlemesinde ve bu ekonominin kendine uygun üst yapıyı ve bunun zorunlu kıldığı kurumları oluşturmasında, modern kapitalist devletin mevcut toplumsal süreci bütün alanlarda kontrol ve denetim altında tutmasında, ekonomik ve siyasal olguların gelişmesine bağlı olarak toplumsal refah ve göreceli ilerlemenin toplumda yarattığı nisbi refah olgularında belirginleşiyordu.
Çarpık kapitalizmin, kurumlarıyla beraber yukarıdan aşağıya inşası süreci, görece bir refah ortamını zorunlu kılıyordu. Bu inşa süreci, her yeni sömürgenin toplumsal somut koşulları dikkate alınarak uygulanıyordu. Öyle ki 1970’lere gelindiğinde dünyanın bazı yeni sömürgeleri, emperyalizmin yeni uluslararası işbölümüne dahil ediliyor ve bu işbölümü gereği, toplumdaki nisbi refah ortamı tekrar hızla ortadan kaldırılıyordu.
Türkiye’de de bu görece refah ortamının seviyesi, 1970’lerin ortalarından itibaren sürekli düşürülmüştür. Uluslararası işbölümünün 24 Ocak Ekonomik Kararları’yla gecikmeli olarak Türkiye’ye yansıması, görece refah dönemini tamamıyla ortadan kaldırmıştır. Toplumsal sınıf ve katmanların, dönemin özelliklerine uygun olarak saflaşmaları, sosyal ve siyasal bir mücadele dalgasının yükselmesi, bu sürece tekabül eder. Yeni bir toplumsal süreç başlar.
Yeni dönemin karakterize ettiği süreç aynı zamanda, karşıt sınıfların birbirleriyle mücadelesinde ve mücadele yöntemlerinde de köklü değişikliklere yol açmıştır.
Genel anlamda toplumsal karşıt sınıfların birbirleriyle giriştikleri mücadeleyi ve mücadele yöntemlerini belirleyen, o toplumsal sürecin temel ekonomik-siyasal-sosyal verileridir. Ve mücadele yöntemleri bu temel verilerden soyutlanamadığı gibi, tersine, bu verilerin Marksist analiz olgularının üzerinde yükselir. Bu anlamda, her dönüşüm evresinde, mücadaleyi, mücadele stratejilerini ve taktiklerini belirleyen bu somut veriler, dönem koşullarının analizinin siyasal sonuçlarına yön verir.
Dönüşüm evresi olgularının temel verileri üzerinde yükselen karşıt sınıfların mücadelesi, burjuvazinin yanısıra proletarya ve ezilen emekçi kesimleri daha çok ve doğrudan ilgilendirir. Burjuvazi, egemenlik sistemini bu yeni olguların üzerinde sürdürmek isteyeceği gibi, aynı zamanda proletarya ve emekçiler de, burjuvazinin egemenlik sistemini çözecek ve yıkımını sağlayacak mücadele ve mücadele yöntemlerini bu yeni olguların üzerinde oluşturur.
Toplumsal sürecin her evresinde ortaya çıkan proletaryanın siyasal örgütlenmelerinin tarihsel aktivitesi, bu verilerin analizi ve buna uygun temel mücadele yöntemlerinin seçilişinde ortaya çıkar. Örneğin bağımlı ülkelerde, toplu ayaklanmaya ve halk savaşına hizmet eden mücadele yönteminin seçilişi, bu dönemdeki toplumsal sürecin temel verilerinin analizinde yatmaktadır. Bu yöntemin zorunlu sonucu olarak bağımlı ülkelerde -örneğin Türkiye’de- halk savaşını savunan örgütler; devrimi, devrime giden yolu ve devrim sürecinin temel ve tali mücadele biçimlerini, temel ve tali örgüt biçimlerini, bu dönemin karakterinin analizinden çıkarmışlardır.
Genel olarak, yeni-sömürge ülkelerde ve özel olarak ülkemizde, emperyalizmin sömürü biçimi, geçmiş dönemlerden tamamen farklı yöntem ve boyutlarda gerçekleştirilmiştir. İşgalin biçimi dışsal (görünür) değil, içsel (görünmez) hale getirilmiştir. Emperyalizm bu durumuyla gerek ekonomik ve siyasal, gerekse de askeri anlamda onmaz bunalımına geçici de olsa çare bularak, hem ekonomik ve siyasal anlamda kendine bağlı sınıf kaynaşmacıları yaratmış, hem de açık işgalinin beraberinde getirdiği askeri harcamalardan kurtularak bu kurumun harcamalarını bağımlı ülkelerin yerli militarist gücünün (yerli ordu) sırtına yüklemiştir.
Kuşkusuz emperyalizmin bu konumu çeşitli zorunlulukların sonucudur. Geçmiş dönemlerde emperyalistler sömürge ülkelerin yeraltı- yerüstü hammadde kaynaklarını talan ederek metropollerine götürmüşler, daha sonra bunları işleyerek meta ihracatı şeklinde çok büyük karlarla tekrar sömürge ülkelere aktarmışlardır. Hammaddelerin hem sömürgeden metropole, hem de metropolden sömürgelere gelişinde, ulaşım ve iletişimin zor, külfetli oluşu; büyük nakil masrafına, dolayısıyla tekellerin kar oranının düşmesine yol açıyordu.
Sömürgelere yapılan meta ihracatı öyle bir noktaya geldi ki, emperyalist tekellerin arzu ettiği kar seviyesi -sömürge halkların alım gücünün alabildiğine düşmesinden dolayı- her geçen gün düşmeye başladı, bu ise emperyalizmi daha farklı sömürü yollarının aranmasına itti.
Diğer yandan ise, sömürge ülkelerdeki açık işgal (özellikle büyük şehirlerde, liman kentlerinde, anakara bağlantılarında) ulusal bilincin ve ulusal ayaklanmaların (ki bu ayaklanmalar çoğu zaman başlangıçta bölgesel-yöresel oluyordu) gerçekleşmesine sebep oluyordu.
Sömürge ülkelerde ekonominin feodalizme göre karakterize olması aynı zamanda kapitalist anlamda güçlü, her yere ulaşabilen devlet ve ona bağlı kurumlar olgusunun da olmamasını ya da zayıflığını getiriyordu. Emperyalizmin açık işgalinden dolayı, ulusal örgütlenmeler, yerli yönetimin ve açık işgalin denetiminde olmayan kırlık bölgelerde üstlenerek, basit propaganda ve ajitasyon çalışmalarıyla işgalcilere ve onların müttefiki yerli hain güçlere karşı ulusal kurtuluş savaşlarını örgütleyebiliyorlardı. Ulusal ayaklanmaların başarılı olduğu ülkelerde, işgalcilere darbe vurulmasının sonucu olarak, emperyalizm bu tür açık işgal ve sömürü biçiminden vazgeçerek, daha ileri yöntemlerle sömürüsünü ve işgalini gizlemiş, yeni-sömürge ülkelerdeki halkların gözünde yerel oligarşiler vasıtasıyla görünmez hale gelmiştir.
Emperyalizmin 3. Bunalım Dönemi’nin bir diğer önemli değişikliği ise; ekonomik sürecin kapitalist olması ve aynı zamanda bu sürece ve ekonomiye göre biçimlenen modern kapitalist devletin oluşmasıdır.
3. Bunalım Dönemi’nin yeni-sömürge ülkelerinde mevcut ekonomik süreç feodal değil, kapitalist süreçtir. Her ne kadar yeni sömürgelerde geçmiş dönemin ekonomik ve siyasal şekillenmesi olan feodalizmin çeşitli etkinlikleri görülse bile bu durum, kapitalist sürecin karakterini değiştirmemektedir.
Bilindiği gibi, yeni-sömürgelerdeki kapitalist süreç, doğumundan itibaren emperyalizme bağımlı bir gelişim yaşamaktadır. Bu yönü ile yeni sömürgelerdeki kapitalizm, kendi iç-öz dinamiklerinden yoksun, emperyalizmin işleyiş ve sömürüsüne uygun olarak geliştiğinden dolayı; dışa bağımlı, cılız ve güdüktür, çarpıktır, yukardan aşağıya emperyalizmin istismar ve sömürüsüne cevap verecek şekilde organize edilmiştir.
Yeni-sömürgelerdeki kapitalizmin bu şekilde yukarıdan aşağıya, emperyalizmin sermaye ihracı yolu ile inşa edilmesi, emperyalizmin içsel olgu olmasını belirleyen en önemli olgulardan bir tanesidir. Şüphesiz ki emperyalizmin denetimindeki siyaset, politika, kültür, sanat, askeri pakt, askeri anlaşmalar ve diğer olgularda en az ekonomi kadar emperyalizmin içsel olgu olmasını belirleyen önemli ögelerdir. Ne var ki bütün bunların yanısıra, sömürünün ve denetimin çok daha yoğun ve sinsice olmasına rağmen halk yığınları, emperyalizmi direkt olarak karşısında göremediği için, düşmana karşı olan ulusal duyguları da nötralize olmuştur.
Emperyalizm tarafından yeni sömürgelere yapılan sermaye ihracı ile yukarıdan aşağıya geliştirilen kapitalizm, kendi öz dinamizmlerinin sonucu olarak doğup toplumun yapısını şekillendirmediği, dahası, başından itibaren emperyalizmin denetiminde onun öngördüğü olanak ve imkanlar ile yaşadığından dolayı, ekonomik anlamda alabildiğine kuvvetsiz ve cılız olup, emperyalizme dayanmakta, onun istem ve dayatmalarına göre şekillenmektedir. Bu oluşumu ile Türkiye kapitalizmi de yukarıdan aşağıya istem ve dayatmalara göre inşa edilmiştir.
Fakat kapitalizmin bu çarpık gelişimi bile, geçmiş dönemlerle kıyaslandığında pek çok görece ilerlemeyi beraberinde getirmiştir. Toplumun ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel, psikolojik vb. diğer bir çok alanında, hareketlilik ivmesi yükselmiştir. Sermaye ihracının sonucu olarak, montaj ve ara sanayi ürünlerinin yapımı için oluşturulmuş, kapasitesi ve sanayi anlamda üretimi düşük bir çok fabrika ve kapitalist işletme, toplumun ekonomik faaliyetinde yerini almıştır.
Genel olarak fabrika ve işletmelerin ve aynı zamanda ticaret ve değişimin şehirlerde oluşması, şehirleşme olgusunun önemini son derece arttırarak proletaryanın bu alanlarda nicel yoğunlaşmasını sağlamıştır. Varolan kapitalizmin çarpık, cılız ve dışa bağımlı olması, ucuz işgücüne ve vasıfsız proleteryaya dayanması, proletaryanın sınıfsal oluşumunu da olumsuz yönde etkilemiş; onu -üretimin yapısı ve karakterinden dolayı- bölük pörçük etmiş, bu haliyle kapitalizmin bağrında taşıdığı üretim anarşisi ülkemizde alabildiğine yoğunlaşmıştır. Proletarya, yaşam kaygısının, çalışma rekabetinin belirlediği, örgütlenme eğilimi taşımayan bir yığın haline getirilmiştir.
Bu dönemin ekonomik ilişki ve çelişkilerine uygun olarak, modern kapitalist devlet ve onun araçları da tam teşekküllü hale getirilerek yeni-sömürge ülkede yoğun ve terörist bir denetim kurulmuştur. Bu ülkelerde oluşturulan devletin bir bütün olarak fonksiyonu; ekonominin alabildiğine cılız ve güdük olmasından kaynaklanan ve toplumu her alanıyla saran bunalımın, özellikle proletarya ve ezilen kesimler üzerinde yarattığı memnuniyetsizlik ve kıpırdanmaların nötralize edilmesine yöneliktir.
Bunalımın ağırlığı altında ezilen sınıf ve kesimlerin daha iyi yaşam için öne sürdükleri ekonomik-demokratik hak ve talepler ve bunların toplumsal yaşamdaki araçları -grev, sendika, kooperatif, dernek vd- bile devletin zor yöntemleri ile bastırılmaktadır. Öyle ki, “temsili demokrasinin” olduğu dönemlerde bu zor, gizli faşizm yoluyla icra edilirken; toplumsal muhalefetin seviyesinde yükselme olduğu dönemlerde, bu icrayı cuntalar, açık faşizm yoluyla yapmaktadırlar.
Yani her iki durumda da (açık ya da gizli) toplumsal muhalefetin bastırılmasında sürekli faşizm esas temeli oluşturmaktadır. Temsili demokrasinin uygulamada olduğu dönemlerde siyasal iktidar, proletaryanın zorlamasının ve diğer etmenlerin sonucu olarak, onlara geçici de olsa belirli ekonomik demokratik hak ve örgütlenme araçları imkanını tanıyorsa, bu haklar, burjuvazinin sınıfsal çıkarlarını zorladığı an rafa kaldırılmaktadır. Bu uygulamada zerrece tereddüt edilmemektedir.
Çarpık kapitalizmin yarattığı proletaryanın, sınıf olarak bilinç ve örgütlülüğünün cılızlığı bir tarafa, onun yönetici- sömürücü sınıflara karşı muhalefet ve kıpırdanması (ki unutmamak lazım, proletarya ve ezilen sınıfların bu huzursuzluğunun kaynağı daha iyi yaşam tarzına tekabül ediyor) salt siyasal zor vasıtası ile değil, ama aynı zamanda ve ona bağlı olarak ideolojik pasifikasyon araçlarını da içeriyor. Ezilen sınıf ve kesimlere dayatılan ideoloik pasifikasyon araçları – TV, radyo, basın yayın, okullardaki tek yanlı mekanik burjuva insan tipine hizmet eden eğitim, özellikle gençliğe yönelik yoz emperyalist kültür bombardımanı, burjuvazinin en az tabanlı parti yetkilisinden devletin en üst düzeyde yetkili temsilcilerine kadar bütün hiyerarşisinin demeçleri, vs – siyasal iktidarın maddi pasifikasyonunu tamamlayıcı özellikler taşımaktadır.
Bu durumda halk kitlelerinin bilinçsiz tepki ve kıpırdanmaları ile hakim sınıflar diktatörlüğünün baskı ve terörü arasında suni bir denge oluşmuştur. Bu arada dikkat çekmek isteriz ki; suni denge kavramı, hareketsizliği değil, tersine hareketliliği simgelemektedir. Yukarıdan aşağıya emperyalizmin denetiminde onun sömürü ve istismarına cevap verecek şekilde oluşturulan kapitalizm, kendi öz dinamiklerinden yoksun olduğu için cılız ve güdüktür, ancak ve ancak siyasal zora ve onun araçlarına dayanarak ayakta durabilir.
Yeni sömürgelerin dışa bağımlı olması ve bunun toplumda yarattığı bunalımın ezilen sınıf ve kesimler üzerinde yoğunlaşması, kaçınılmaz biçimde onları daha iyi yaşam için bazı ekonomik-demokratik taleplere yönelmeye itmektedir. Emperyalizmle bütünleşmiş burjuvazi ise, yapısal karakterinden ötürü, kitlelerin bu taleplererine köklü bir biçimde yanıt verememekte; bu da ezilen sınıfların huzursuzluğunu arttırmaktadır.
Kitlelerin bu huzursuzluğunun karşısına çıkartılan ve özünde çarpık kapitalizmin devamına hizmet eden siyasal zorun karakterinde, kitlelerin ekonomik demokratik taleplerinin bastırılması olduğu kadar, esas olarak bu huzursuzluğun örgütlenip-boyutlanarak siyasal iktidarına yönelmesinin engellenmesi vardır.
Ve suni dengenin temelini oluşturan siyasal zor, esas olarak bu amacın gerçekleşmesine yöneliktir. Bu noktada emperyalist kapitalist ülkeler ve yeni sömürgeler arasındaki zor ve baskı farkını gözden kaçırmamak gerekir. Aksi bizi yanlış tahlillere götürür. Elbette ki emperyalist ülkelerde de burjuvazi, iktidarını korumak için çeşitli zor ve baskı araçları oluşturmuştur ve bunları ustaca, yetkin biçimlerde örgütlemiştir. Ama bu tür ülkelerde kapitalizmin alabildiğine gelişkin, gürbüz ve oturmuş olmasından dolayı sorunlar esas olarak burjuva demokrasisi çerçevesinde çözümlenebilmektedir. Yani genel olarak burjuvazi, iktidarını burjuva demokrasisi ile sürdürmektedir.
Yeni sömürgelerde ise, bu durumun tam tersi olduğundan, burjuvazi ancak ittifakları ve zor desteğinde güçlükle ayakta durmaktadır. Ayrıca çoğu zaman ittifakları, onunla çatışabilmektedir. Dolayısıyla, bu temelde de faşizme gereksinimi vardır. Bu kapsamda suni denge olgusu, emperyalizmin 3. Bunalım döneminin yeni-sömürgelerine has bir olgudur. Burada suni denge olgusunun proletarya ve ezilen halk kitleleri lehine dengesizleştirilebilmesi-bozulması, burjuvazinin siyasal iktidarının tecridini içeren Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisinin başarılı uygulamalarına bağlı olarak yavaş yavaş ve uzun soluklu bir mücadele ile sağlanacaktır.
Suni dengeyi oluşturan bu olgulara -maddi ve ideolojik pasifikasyona- ek olarak özellikle Türkiye toplumunun tarihi ve sosyal gelişimi ile Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı ve bugün toplum üzerinde hala etkisini sürdüren (geçmiş dönemlerde olduğu gibi olmasa bile) devlete, yönetime, yöneticilere karşı saygı, itaat, boyun eğme, sabır gibi etmenler, suni dengenin pekiştirilmesi için burjuvazinin yararlanıp değerlendirdiği olgular arasındadır.
Kısaca söylediklerimizi toparlayacak olursak; emperyalizmin 1. ve 2. Bunalım Dönemi’nden sonra 3. Bunalım dönemi; ayırdedici özelliklerinin başında gelen gizli işgalin, çarpık kapitalist sürecin, suni dengenin, sürekli faşizmin ve diğer ek verilerin yeni döneme uygun olarak oluşturulması ve aynı zamanda bu verilerin analizi üzerine oturmuş olan yeni tarz Halk Savaşı gibi özellikleriyle diğer dönemlerden farklılaşmıştır.
Diğer dönemlerden farklılaşan halk savaşı, yeni döneme özgü koşulların sonucu olarak, öncü savaşı aşamasından geçecektir. Bu döneme özgü tüm koşulların bir bütün olarak görülememesi ya da onların iç bağlantılarının, özgün yönlerinin gözardı edilmesi, günümüzdeki halk savaşı tarzını ve dolayısıyla onun ilk aşaması olan öncü savaşını kavramamayı doğurmaktadır.
Klasık halk savaşı ile 3. Bunalım Dönemi sürecinin Halk Savaşları arasındaki ayırdedici özelliklerin görülememesi ya da gözardı edilmesi, aslında halk savaşını kavramamaktır. Klasik halk savaşı ile günümüzdeki halk savaşı arasındaki ayırdedici özelliklerin görülememesi (TKP/ML) veya halk savaşı ile öncü savaşının ayrı ayrı evreler olarak görülmesi (HDÖ) ya da halk savaşının başlangıç evresi olarak öncü savaşının taktik bir evre olarak görülmesi (DY) genel olarak Emperyalizmin 3. Bunalım Döneminin özelliklerinin görülememesi ya da kavranamamasından kaynaklanan değerlendirmelerin sonucudur.
Bir diğer yaşamsal önemdeki eksik anlama ise, dönemin koşullarına uygun olarak öncü savaşının içeriğinin ve mücadeledeki bütünselliğinin yeterli ölçüde hatta çoğu zaman yanlış kavranmasıyla gündeme gelmiştir.
Genel hatlarını yukarıda verdiğimiz gibi, klasik halk savaşı ile 3. Bunalım döneminin halk savaşı arasındaki en temel fark, yeni dönemdeki halk savaşının ilk evresine tekabül eden öncü savaşıdır. Bu dönemin toplumsal yapılanmasının kendine has özellikleri (siyasal, sosyal, ekonomik, ideolojik, kültürel, psikolojik vs), öncü savaşı mücadelesini zorunlu hale getirmiştir. Yeni sömürgelerde halk savaşını yürütecek olan proletaryanın siyasal örgütlenmesi, öncü savaşı ile, savaşın ilk döneminde kitlelerin kendi savaşımına katılımını engelleyen çeşitli gizil olguları, kitleler nezdinde mücadelenin çeşitli araç ve yöntemleriyle deşifre ederek ve dönüştürerek, bilinçlendirerek, örgütleyerek, maddi ve psikolojik olumsuzlukların belirleyiciliğini onlar üzerinden kaldırarak, adım adım savaşa katılımlarını sağlayacaktır.
Öncü savaşı ve onun örgütü ile; Emperyalizmin 3. Bunalım Dönemi’nin sonucunda, yeni sömürge ülkelerde proletaryanın mücadele çizgisi olarak gündeme gelen Politikleşmiş Askeri Savaş çizgisi, aynı zamanda bu çizginin mücadeledeki gereklerini yerine getirebilecek örgütsel yapılanmayı da zorunlu hale getirmiştir. Çizginin gereklilikleriyle donanarak faaliyete başlayan örgüt, doğum anından itibaren, bu çizginin gündeme getirdiği işlevleri adım adım yerine getirmekle yükümlüdür. Çünkü her mücadele çizgisi, onu yaşama uygulayacak örgütte somutlaşır.
Halk savaşını ve dolayısıyla onun başlangıç evresi olan öncü savaşını, proletaryanın ve ezilen halk yığınlarının mücadelesi olarak yürütecek olan örgüt, politik-askeri eylemlerini-faaliyetlerini, bu dönemin özgün koşullarının (siyasal, ekonomik, politik, ideolojik) hergün ön plana çıkardığı ilişki ve çelişkiler üzerinde yoğunlaştırarak; ezilen sınıf ve katmanları toplumsal yaşamın tüm alanlarında, tüm mücadele biçim ve araçlarını kullanarak, bu mücadelenin içine çekmeli, onların kendi kurtuluş mücadelesini vermelerinin bilincini, örgütlülüğünü ve savaşkanlık gücünü taşımalıdır.
Mücadele çizgisi, bütününde yer alan temel ve tali unsurlarından temel ve tali olanları dıştalamadığı gibi, pratikte de onun yadsınmasını getirmez. Öncü savaşında temel olan silahlı propaganda, tali olan ekonomik-demokratik ve ideolojik mücadele biçimleriyle uygun bir birliktelik ister. Tali mücadele biçimlerinden yoksun kalan silahlı propaganda, öncü savaşında temel motif olma özelliğini yitirir. Bu noktada öncü savaşçı örgüt, eğer tali mücadele biçim ve arçalarının fonksiyonlarını ideolojik olarak reddetmiyorsa, ama buna rağmen ‘güç’ esprisinden hareketle bu mücadelenin gereklerini yerine getirmiyorsa, o durum, öncü savaşçı örgütün liderliğinin bu noktada sağlıksızlığını gösterir.
Çünkü biz, siyasal liderliği, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımının her alanındaki politika yoğunluğu, üretkenliği ve mücadele karakterini yönlendirici bir organizma olarak kavrıyoruz.
Burada öncü savaşını ve onun örgütünü bir ölçüde daha açacak olursak; öncü örgüt, ezilen sınıf ve katmanların içinden siyasal bilinci ve örgütün gerekliliğini kavramış insanların grupsal bütünlüğü (örgütü) ile, burjuva devlet mekanizması arasında cereyan eden savaşın örgütü değildir. Bu özelliğe sahip insan ya da gruplar tarihsel gelişmenin her döneminde onlarca kez ortaya çıkıp ezen sınıflara karşı mücadele etmelerine rağmen, ne öncü olabilmişler, ne de öncü savaşı verebilmişlerdir.
1960’lı yılların başından 1970’li yılların ortalarına kadar bu niteliklere sahip grup ya da örgütlenmelerin mücadelesine sahne olan Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinin pratiği açıktır. Bu ülkelerdeki sözkonusu örgütlenmeler, öznel anlamda öncü örgüt olarak doğmuşlar ama, öncü savaşını gerek içerik olarak gerektiği gibi kavrayamamaları, gerekse de öncü mücadelenin kitlelerle olan ilişkisini kuramamalarından ötürü, siyasal sahneden silinmişlerdir.
Oysa bu örgütlenmelerin hemen hemen hepsi, örgütsel olarak kendi içlerinde belirli bir hiyerarşiyi yaratmış, kadrolarını öncü savaşını yürütecek örgüt yapılanmasına göre biçimlendirmiş, belirli ölçülerde altyapı imkanları yaratmış, devlete karşı ateş ve eylem gücü alabildiğine yüksek ve hatta kitlelerin şu ya da bu oranda -devlete karşı savaşkanlığından dolayı- sempatisini kazanmışlardı. Örneğin Uruguaydaki Tupamarolar gibi…
Ama ne yazık ki bu örgütlenmelerin hemen hemen hepsi, devlete karşı yıllarca mücadele vermelerine rağmen, kendi örgüt grupsallıklarını aşamadılar, temele bağlı ve ona göre şekillenmesi gereken tali mücadele biçimlerini hayata geçiremediler, öncü savaşının kitle bağlarını ve ilişkisini oluşturamadılar. Yani genel olarak sürdürülen mücadele, örgüt çapında sıkışıp kaldı, örgütselliği aşamadı, kitlelere mal edilemedi ve sonuçta, bu tür silahlı mücadele örgütleri, devletin her darbesinden sonra ya dağılıp parçalandılar ya da siyasal sahneden silindiler.
1970’li yılların ortalarında Latin Amerika’da bu tür örgütlerin pratiklerini değerlendirmeye tabi tutan, geçmiş örgütün samimi savunucularından bazılarının değerlendirmeleri; “Bir çok Orta Amerika ülkesinde 69’lı yılların sonları ve 74’lü yılların başları, geçmiş dönemde uğranılan bozgunların analizleri ile geçti. “Yeni Devrimciler” geçmiş senelerin yararlı ve temel düşüncelerini terketmeksizin, solun ve demokratik hareketin yeniden örgütlenmesi, yeni yolların, yeni mücadele biçimlerinin ve metodlarının araştırılması işine sabırla koyuldular” (Orta Amerika’da Yeni Sol’un ortaya Çıkışı. Bozgun Çocukları /Jose Luis Moralel Sf,3 )
“…Bu yenilgiler şu nedenlerden kaynaklanıyordu: Çeşitli halk mücadele biçimlerini küçümseyen, temelde, siyasal kitle hareketini, özel olarak da devrimin lider gücü olan işçi sınıfının aşağılanmasını getiren küçük burjuva kaynaklı elitist aceleci tavırların üstesinden gelinememesi.” (Farabundo Marti FPLN’nin Devrim Stratejisi. 1976 Tricontinental. Eylül 1981. El Salvador’da Devrim yazısı. Sf,11)
Proletaryanın öncü örgütü burjuvaziye karşı savaşımında elbette ki illegal örgüt temelinde biçimlenerek mücadelenin temel işlevini yerine getirecektir. Fakat burjuvaziye karşı verilen sınıf mücadelesi, sadece temel illegal örgütlenme ile sınırlı değildir. Tersine, sınıf mücadelesinin çok yönlü olması, yarı-legal ve legal örgütlenme biçimlerinin zorunluluğunu getirir.
Öncü örgüt, illegal örgütlenmesini, yarı legal ve legal örgüt biçimleriyle beslemeli, onları kitleler içindeki dayanakları olarak değerlendirmelidir. İllegal örgütlenme ancak yan örgüt (legal-yarı-legal) biçimleriyle kitleler içine nüfuz edip onlarla kaynaşabilir.
Özellikle yan örgüt biçimlerinin sağlayacağı olanaklardan faydalanmayan-faydalanamayan illegal örgüt, dar bir alana sıkışarak proletarya mücadelesinin yalnızca bir yanının görevlerini yerine getirebilir.
Bu görevlerini bile gerektiği biçimde ve kalıcı, gelişim sağlanan bir çizgide sürdüremez. Oysa ki mücadelemiz, Politikleşmiş Askeri bir savaştır. Bu ise; “Devrimci uzatılmış halk savaşı stratejisi, şiddet ve barışçıl mücadele yöntemlerinin, ekonomik, demokratik, yasa-dışı ile yasalın, kitle ile gerilla eylemlerinin, silahlı ve silahsız mücadelenin doğru bir bileşimini içerir.” (El Salvador’da Devrim, FPL’nin Devrim Stratejisi Sf,29)
Toparlayacak olursak; öncü savaşını savunan öncü örgüt, bu savaşın gerektirdiği komple bir çalışmayı hayata geçirebilmek için, burjuvazinin ideolojik ve maddi baskısı sonucunda politik olarak edilgen hale getirdiği proletarya ve ezilen sınıfları bilinçlendirip örgütleyebilmek, maddi bir güç olarak burjuvazinin karşısına dikebilmek için, illegal örgütlenmeye bağlı olarak yarı legal ve legal örgüt araçlarını kesin olarak oluşturmak zorundadır.
Döneme, ülkenin özgün koşullarına, ülkenin özgün koşullarının özgün programlarına, yürütülen temel stratejik savaşımın taktik gereksinimlerine, halkın ve düşmanın o süreçte ifade ettiği özelliklere, dünyanın ve ülkenin gündemine göre biçimlendirilecek ve zengin taktiklerle, yaratıcı yöntemlerle örülecek bu çalışmalar, hem balığın denizi, hem de oltanın denizi olacaktır…