Gezi Direnişi18. yüzyılın ortalarına kadar siyasal toplum kavramıyla özdeş kullanılan sivil toplum kavramı, sözleşmeci teorisyenler (T. Hobbes, J. Locke, ve J.J.Rousseau) elinde devletin meşruluğunun temelini açıklamak için yeni bir anlam kazandı. Özel alan karşıtlığı ile kullanılan “sivil toplum” kavramı, bireyler arasındaki sözleşmenin alanını oluşturmaktadır.
“Sivil toplum”, esasen, Cicero’nun “Sacietas civilis” fikrinden başlayarak Aristo’nun “polis” kavramına kadar geri giden Avrupa geleneğinde devlet ile aynı anlamda kullanılmıştır. O kadar ki, bir sivil toplumun üyesi olmak demek bir devletin üyesi olmak, yani o devletin yasalarında uygun ve diğer yurttaşlara zarar vermeyecek şekilde davranma yükümlülüğü altında olmak demekti. John Keane, bu geleneksel anlayışın 18. yüzyılın ortalarında içten içe çökmeye başladığını, sivil toplum ve devletin farklı varlıklar olarak algılandığını belirtiyor. Hegel’e göre sivil toplum, aile ile devlet arasındaki aşamayı oluşturan bir alandı. Bu alanda yeralan pazar ekonomisi, sosyal sınıflar, şirketler, bireyler ve devlete bağlı olmayan her tür kurum ve kuruluşlar sivil toplumu oluştururlar. Hegel’in sivil toplumu burjuva toplumla özdeşti ve o, tarihsel olarak özgül bir toplumsal biçimdi. Bu “Sivil toplum” yalnızca saf ekonomik kurumlara gönderme yapmasa da onun esas koşulu modern ekonomi idi. Hegel’e göre, önceki toplumların yaptığı gibi birini ötekine tabi kılma yerine hem bireysel özgürlüğü hem de devletin evrenselliğini koruma olanağı, yeni bir sınıfın ve tüm bir yeni de devletin evrenselliğini koruma olanağı, yeni bir sınıfın ve tüm bir yeni toplumsal varılk alanının ortaya çıkmasına dayanıyordu: Ayrı ve özerk bir ekonomi… Bu yeni alandadır ki, özel ve kamusal, bireysel ve evrensel olan özel çıkarların etkileşimi yoluyla, ne aile ne de devlet olmayan fakat bu ikisinin arasında bir yerde birleşebildi.
Marx elbette Hegel’in devlet ve sivil toplum arasındaki ayrımını, devletin evrenselliğini yadsıyarak ve devletin “sivil toplum”un ve onun sınıf ilişkilerinin özelliklerini ifade ettiğinde ısrar ederek dönüştürdü, bu buluş onun hayatının eserini, siyasal iktisadın bir eleştirisi biçiminde “sivil toplum”un anatomisini keşfetmeye adamaya zorladı.
Sivil toplum kavramının sosyalist teorinin merkezi örgütleyici bir ilkesi olarak tekrar canlanması için Gramsci’nin yeniden formülasyon gerekti. Bu yeni formülasyonun amacı hem daha açıkça zora dayanan otokrasilere karşıt olarak Batı’nın parlamenter ya da anayasal devletlerin de siyasal iktidarın karmaşıklığını hem de sınıfsal iktidarın devlette hiçbir açıkça görülür bir yoğunlaşma noktasının olmadığı fakat toplum ve onun kültürel pratiklerine dağılmış olan bir sınıf egemenliği sisteminin devrilmesinin zorluğunu kabul etmekti. Gramsci böylece sivil toplum kavramını, kapitalizme karşı mücadeleyi yalnızca onun ekonomik temellerine değil fakat onun günlük yaşamdaki kültürel ve ideolojik köklerine yöneltecek yeni türde bir mücadele alanını tanımlamak için kullandı.
Gramsci’de sivil toplum yapısal değil, üstyapısal bir momente aittir. “Hapishane Defterleri” adlı eserinde Gramsci şöyle demektedir: Üstyapısal iki büyük düzeyi ayırmak gerekmektedir. Bunlardan birisi; “sivil toplum” yani genellikle “özel” diye anılan organizmalar bütünü; diğeri de, “siyasal toplum” yada “devlet” diye adlandırılabilir. Bu iki düzey bir yanda yönetici grubun toplumsal yapının tümü üzerinde uyguladığı “hegemonya” işlevine, diğer yanda da, devlet ve hukuksal iktidar yokuyla uygunanan “doğrudan egemenlik” ya da “komuta” işlevine tekabül eder.” Buna ek olarak önemli bir tarihi örnek veren Gramsci için, orta çağlarda sivil toplum yönetici grubun egemenlik (hegemonya) aygıtı olarak algılanan kilisedir ki, bu grup kendi öz aygıtına yani kendi öz kültürel ve düşünsel örgütlenmesine sahip değildir. Ancak yönetici olma niteliğinden dolayı evrensel ve dinsel bir örgütlenme olarak görülmektedir. Bir başka deyişle, Gramsci için sivil toplum, “karşılıklı maddi ilişkilerin tümünü değil; ideolojik, kültürel ilişkilerin tümünü, ticari ve sınai yaşamın tümünü değil; tinsel ve düşünsel yaşamının tümünü içermektedir.
Sivil toplum, devletten farklı fakat ne konumsal ne özel, ya da belki de ikisi birden olan yalnızca ailenin özel alanından ve devletin kamu alanından ayrı bir dizi toplumsal etkileşimi kapsamakla kalmayan, fakat daha özgül olarak ayırdedici bir ekonomik ilişkiler ağını, pazar alanını; üretim, dağıtım ve değişim alanını da içeren ayrı bir insan ilişkileri ve etkinlik alanının temsil eder. Sivil toplumun bu kavranışı için gerekli fakat yeterli olmayan bir önkoşul, Avrupa’da mutlakiyetçiliğin yükselişiyle birlikte evrimleşen, kendi topluluk kimliği olan soyut bir varlık olarak modern devlet fikri idi. Fakat sivil toplumun tam kavramsal ayrımı, halâ mutlakiyetçi devleti karakterize eden “siyasal” ve “ekonomik”in birliğinden ayrılmış özerk bir “ekonomi”nin ortaya çıkmasını gerektirdi.
“Sivil toplum” genellikle devletin dışında (en azından potansiyel olarak) bir özgürlük alanı, Batı’da gelişen türden “formel demokrasi” tarafından garanti edilen, özerklik, gönüllü birlik ve çoğulculuk hatta çatışma için bir alan tanımlamak için kullanılır. Kavram aynı zamanda kapitalist sistemi (ya da “kapitalist ekonomi”yi) modern toplumunçoğulcu ve heterojen karmaşıklığındaki birçok alandan birisine indirgeme amacıyla da kullanılmaktadır. Günümüzdeki başlıca kullanımlar, sivil toplum ve devlet arasındaki ayrımdan hareket ediyor. “Sivil toplum”, bu ayrımın savunucuları tarafından birkaç basit karşıtlık temelinde tanımlanır. Örneğin, devlet (ve onun askeri, polisiye, hukuksal, idari, üretimsel ve kültürel organları) ve sivil toplumun devlet dışı (pazarın düzenlediği, özel kontrollü ya da gönüllü olarak örgütlenmiş) dünyası ya da “siyasal”a karşılık “toplumsal” iktidar, “kamu”ya karşılık “özel” hukuk, “devletten onaylı enformasyon ve propagandaya karşılık serbestçe yayılan fikirler.” Önemli antitezler devlet ve devlet-olmayandır yada belki de siyasal ve toplumsal.
Batı Avrupa’da siyasal sağda ve solda sivil toplum terimine farklı anlamlar yüklenmektedir. Batı Avrupa’daki siyasal sağ, sivil toplum terimine bir tür doğal masumiyet atfederken; sol, sivil toplum-devlet ayrımını, toplumsal ve siyasal kurumlar ve güçler arasındaki geçmiş, bugünkü ve oluşum halinde olan ilişkilerin ampirik özelliklerini kavramsal olarak çözümlemenin yolu şeklinde görür. Sağ, sivil toplumu, devlet iktidarına muhalefet etmeleri nedeniyle iyi oldukları varsayılan piyasa ve diğer “özel” yaşam biçimleriyle eş anlamlı kullanır. Sol ise, toplumsal ve siyasal stratejiyi veya eylem programını formüle etmenin bir aracı olarak anlar.
Sivil toplum düşünürlerince temel sorun, esasında, kim yönetirse toplum iyi veya kötü olur sorusunun yanıtını aramak olmuştur. Zaten devlet-sivil toplum ilişkisi bağlamında demokrasinin etiği de tam da bu noktada belirmektedir: Demokrasiyi hemen herkesin kabul edebileceği bir “iyi yapabilmek için; devlet-sivil toplum ilişkisini nasıl tesis etmeliyiz ve bunu kim yapmalı? Modern anlayış sivil topluma devlet karşısında öncelik tanıyan bir anlayış ise, soruya şöyle de sorabiliriz: Sivil toplum, devlet karşısında nasıl örgütlenmeli ki;
a) Devletin kolayca tahrip edemeyeceği bir kamu alanının varlığı sürsün?
b) Toplumun hiçbir kesimi diğeri üzerinde demokrasi aracılğıyla tahakküm tesis edemesin?
Yukarıdaki sorulara verilecek yanıtlar için başlangıç olarak sivil toplumun felsefi gelenek içinde hangi karşıtlıkları içerdiğine, daha sonra sivil toplum öğelerinin neler olduğuna, en nehayet demokrasinin ideolojik mahiyetine bakmak gerekir. Sivil toplum kavramının içerdiği karşıtlıklar, toplumsal karşısında birey, kamu karşısında özel, özgecilik karşısında bencillik, duygu karşısında akıl etrafında oluşmuştur. Buradan hareketle, sivil toplumun içerdiği öğeler de; çoğulluk, kamusallık, özellik, yasallık olarak belirmiş ve sivil toplumun modern içeriğini oluşturmuştur.
Yukarıda belirtilen karşıtlıklar ve öğeler beraber düşünüldüğünde; devlet ve sivil toplum arasındaki demokratik ilişki, mantıksal olara, ancak hiçbir tophlumsal kesimin hakim iktidar olmamasıyla; dolayısıyla hiçbir hakim ideolojinin rehberliğine ihtiyaç duyulmamasıyla mümkün olabilir. Bu anlamda, toplum “kim yönetirse iyi veya kötü olur?” sorusunda vücut bulan mesele de ancak “hakim ideolojisiz” bir toplumsallık tesisi ile çözülebilir.
Bu bağlamda, sivil toplum içindeki topluluklar için; çoğulluk, onların birbirlerine karış özerkliklerini; kamusallık birbirlerine karşı sorumluluklarını; özellik birbirlerine karşı bireyselliklerini; yasallık ise tabi olacakları ortak çerçevelerini sağlar.
Bu devlet-sivil toplum ayrımının savunucuları genellikle ona iki temel yarar atfederler: Birincisi, dikkatimizi devlet baskısının tehlikelerine ve devlet eylemleri üzerinde, toplumda ona karşı olan baskıları örgütlemek ve güçlendirmek yoluyla uygun sınırlar belirleme ihtiyacına çeker. Başka bir deyişle, siyasal iktidarın sınırlandırılması ve meşrulaştırılması, bu iktidarın toplumda biraraya gelme özgürlüğü ve özerk örgütlenme yoluyla kontrol edilmesine ilişkin liberal kaygıları yeniden canlandırır. İkincisi, sivil toplum kavramı farklılık ve çeşitliliği tanır ve kutlar. Savunucuları “çoğulculuğu” başlıca nokta yaparlar.
Ailelerden ve gönüllü birliklerden kapitalizmin ekonomik sistemine dek herşeyi ayrım gözetmeksizin biraraya yığan sivil toplum kavramı, bazı şeyleri açığa çıkardığı kadar gizliyor ve katıp karıştırıyor; kapitalizmin pisliklerine bir örtü olarak hizmet edebiliyor. Burada sorun, kapitalizmin tüm toplumsal sistemin, aileler ya da gönüllü birliklerle kavramsal olarak eşit bir düzlemde ve başka birçokları arasında bir dizi kurum ve ilişkiye indirgendiği zaman, kapitalizmin bütünleyici mantığı ve zorlayıcı gücünün görünmez hale gelmesi olgusunda yatar. Bunun sonucu, hiçbir kapsayıcı iktidar yapısı, hiçbir bütünleyici birlik, hiçbir sistemik zorlama (başka bir deyişle, yayılmacı itkisi ve toplumsal yaşamın her alanına nüfuz etme kapasitesiyle kapitalist sistem) olmaksızın, toplumu parçalamak yoluyla kapitalizmin sorununun yok olacak biçimde kavramlaştırılmasıdır.
Sivil toplum fikrinin dayandığı temellerden birisi de “çoğulculuk”tur. Bu konuyla ilgili argümanlar aşağı yukarı şöyledir: Çağdaş toplum artan bir fragmentasyon, toplumsal ilişkiler ve deneyimlerin bir çeşitlileşmesi, yaşam tarzlarının çoğulluğu ve kişisel kimliklerin fazlalaşması ile karakterize olur. Başka bir deyişle, “POST-MODERN” bir dünyada, çeşitlilik ve farklılığın bütün eski kesinlikleri ve bütün eski evrensellikleri çözdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Eski dayanışmalar (bu, elbette, özellikle sınıf dayanışmaları anlamına geliyor) bozulmuştur ve başka kimliklere dayanan, başka baskılara karşı olan toplumsal hareketler (cinsiyet, ırk, etniklik, cinsellik vb. ile ilgili) çoğalmıştır. Aynı zamanda, bu gelişmeler, tüketim paternleri ve yaşam tarzlarında bireysel seçim alanını çok büyük ölçüde genişletmiştir. Bu bazılarının, “sivil toplum”un muazzam bir genişlemesi dedikleri şeydir. Çeşitliği ve farklılığı uyumlaştırmak isteyen kompleks ya da çoğulcu bir bir eşitlik kavramını ele alalım: Eşitlik kavramını çeşitli farklı egemenlik biçimlerine uygulamaya çalıştığımız zaman ne olur? Açıktır ki, sınıfsal eşitlik farklı bir şey demektir ve cinsel ya da ırksal eşitlikten farklı koşullar gerektirir. Özelde, sınıfsal eşitsizliğin kaldırılması, tanımı gereği, kapitalizmin sonucu anlamına gelirdi. Fakat aynı şey, cinsel ya da ırksal eşitsizliğin kaldırılması konusunda da zorunlu olarak geçerli mi? Cinsel ve ırksal eşitlik, ilkesel olarak kapitalizmle uyuşmaz değildir. Öte yandan sınıfsal eşitsizliklerin ortadan kaybolması ise tanımı gereği kapitalizmle uyuşmazdır. Aynı zamanda, cinsel ya da ırksal eşitsizliğin tersine sınıfsal sömürü kapitalizmin oluşturucu öğesi iken, kapitalizm bütün toplumsal ilişkileri gereksinimlerine tabi kılar. Kendi yaratmadığı eşitsizlikleri ve baskıları onaylayabilir ve pekiştirebilir ve onları sınıfsal sömürünün çıkarları için kullanabilir.
Batıda devlet ve sivil toplumun ayrımı elbette yeni özgürlük ve eşitlik biçimlerine yol açmıştır. Fakat aynı zamanda yeni egemenlik ve zorlama tarzları da yaratmıştır. “Sivil toplum”un modern dünyaya özgü belli bir toplumsal biçim olarak özgüllüğünü (devlet ve sivil toplum arasındaki modern ayrımı mümkün kılan özel tarihsel koşulları) karakterize etmenin bir yolu, daha önce devlete ait olan birçok zorlama işlevinin, “özel” alana, özel mülkiyete, sınıfsal sömürüye ve pazarın gereklerine devredildiği yeni bir toplumsal iktidar biçimi oluşturduğunu söylemektir. Tarihsel olarak yeni olan “Sivil toplum” alemini yaratmış olan, bir anlamda, kamu iktidarının bu özelleşmesidir. “Sivil toplum” yalnızca “kamu” ve “özel” arasında tamamen yeni bir ilişkiyi oluşturmakla kalmaz, fakat daha doğru olarak belirgin bir “kamu”nun varlığı ve kendi baskıları, benzersiz bir iktidar ve egemenlik yapısı ve acımasız bir sistemsel mantığı ile birlikte tamamen yeni bir “özel” alem oluşturur. Basitçe, devletin zorlayıcı, “polislik” ve “idari” işlevlerine muhalefet etmeyen fakat bu işlevlerin yeniden bir yerleştirilmesini, devletin “kamu” olanı ve mülk edinme, sömürü ve egemenliğin kamu otoritesi ve toplumsal sorumluluktan ayrılığı, kapitalist mülkiyet ve pazarın gereklerinin “özel” alanı arasındaki yeni bir işbölümünü temsil eden özel bir toplumsal ilişkiler ağını temsil eder.
“Sivil toplum” özel mülkiyet ve sahiplerine, insanlar ve günlük yaşamları üzerinde bir egemenlik, hiçkimseye hesap vermeyen bir iktidar vermiştir. Kapitalist işletmenin doğrudan konuta yapısının dışına ya da sermayenin siyasal iktidarının dışına düşen etkinlikler ve deneyimler pazarın gerekleri; rekâbet ve kârlılık zorunlulukları tarafından düzenlenir. Gelişmiş kapitalist toplumlarda genellikle olduğu gibi, pazarın yalnızca dev holdingler ve çokuluslu şirketler için bir iktidar aracı olmadığı durumlarda bile o hâlâ, tüm insan etkinliklerini, değerlerini ve ilişkilerini kendi gereklerine tâbi kılabilecek, zorlayıcı bir güçtür. Hiçbir eski despot, tebasının kişisel yaşamlarına (seçimlerine, tercihlerine ve ilişkilerine) bu kadar kapsamlı ve ayrıntılı bir biçimde, yalnızca işyerlerinde değil yaşamlarının her köşesinde nüfuz edebilmeyi umamazdı. Zorlama, “Sivil toplum”un sadece bir bozukluğu değil onun oluşturucu ilkelerden biridir. Sivil toplum, örneğin ailedeki, cinsel ilişkilerdeki, işyerlerindeki baskıdan, ırkçı tavırlardan dolayı yaralıdır. Fakat bu baskılar, sivil toplumdaki yanlış işlevler olarak görülür. İlkesel olarak zorlama devlete aitken sivil toplum özgürlüğün kök saldığı yerdir ve insanın özgürleşmesi bu argümanlara göre sivil toplumun özerkliği, genişlemesi ve zenginleşmesi, devletten kurtulması ve formel demokrasi tarafından korunmasından ibarettir. Burada gözden kaçan yine, yabancı ve düzeltilebilir bir bozukluk olarak değil, onun kötü özü olarak sivil toplumu oluşturan sömürü ve egemenlik ilişkileri, sistemli bir bütünlük olarak kapitalizme özgü, özel egemenlik ve zorlama yapısıdır.
Kapitalizm sınıf sömürüsünden oluşur, fakat kapitalizm bir sınıfsal baskı sisteminden fazla birşeydir. Yaşamlarımızı düşünülebilecek her yönden ve heryerde biçimlendiren acımasız bütünleyici bir süreçtir. Başka şeylerle birlikte, hatta sermayenin açık gücünü bile bir yana bırakalım, kapitalizm, yaşamın her yönden metalaştırılması yoluyla tüm toplumsal yaşamı pazarın soyut gereksinimlerine tabi kılar. Bu, özerklik, seçme özgürlüğü ve demokratik özyönetime ilişkin tüm özlemlerimizle alay eder. İnsanlar için, bu sistemi görünmez yapan ya da tam da sistemin daha yayılmacı, her zamankinden daha global olduğu bir sırada onu birçok parçalı gerçeklikten birine indirgeyen bir kavramsal çerçeveyi öne sürmek ahlâksal ve siyasal olarak kabul edilemez birşeydir.
Sosyalizmin yerini belirsiz bir demokrasi kavramının olması ya da çeşitli ve farklı toplumsal ilişkilerin, “kimlik” ya da “farklılık” gibi herşeyi kapsayan kategoriler ya da gevşek “sivil toplum” anlayışları içinde sulandırılması kapitalizme karşı bir teslimiyeti temsil eder. İstediğimiz kadar çeşitlilik, farklılık ve çoğulculuğa sahip olalım, fakat bu türden ayrımsız ve yapısız çoğulculuğa değil ihtiyacımız olan şey gerçekten çeşitlilik ve farklılığı tanıyan bir çoğulculuktur.

—————————————————————————-

Geçen sayımızda -anımsanacaktır- “Sivil Toplum” üzerine teorik bazı açılımlar yapmaya çalışmıştık. Daha sonra da Türkiye’ye doğru gelmeyi ve son dönemde parlatılmaya çalışılan YDH İle ilgili bir çözümlemeye ulaşmayı planlıyorduk. Ancak, doğrusu aslında yaygın olarak kullanılan şu “sivil toplum” kavramı ya da “sivil toplumculuk” genel toplamı içine sığdırılan düşünce biçimleri ile YDH arasında doğrudan bir ilişkiden sözetmek pek de mümkün görünmemektedir. YDH olgusunda sol içinde tartışılan ya da tartışılabilir bir sorundan çok, mevcut diğer siyasal partilerinden özde farkı olmayan bir politik çıkışla karşı karşıyayız ve bu noktada olsa olsa ancak “sol”dan koparak oraya savrulmuş unsurlarla taşınmış olması muhtemel olan “esintiler”den sözedilebilir.
Aslında, “sivil toplumculuk” toplamı içersine sığan düşüncelerle konunun şöyle bir ilgisi var: Türkiye, her şeyin örselenerek ve çarpıtılarak ithal edildiği bir ülke… Soluk kopyalar ülkesi denilebilir belki de Türkiye’ye ve bu tanım, şüphesiz siyasal düşünceler alanını da büyük ölçüde kapsar.
Teorik açılımın yakın tarihteki kökenine, Gramsci’ye gidildiğinde aslında bir atmosfere de gitmek zorunluluktur. Dünya tarihinin özgün bir dönemidir yaşanan ve aynı zamanda çok sıkıntılı bir süreçtir. Rus devrimi gerçekleşmiş, genç Sovyet Devleti bütün kuşatmalara karşın ayakla durmaya çalışmaktadır. Lenin ve bütün Bolşevik kadroların beklentisi olan Avrupa Devrimi ise gerçekleşmemiş, Almanya başta olmak üzere gerçekleşen bazı girişimler de büyük bir şiddet dalgasıyla ezilmiştir. Emperyalist cephe bir yandan yeni ve daha derin çatışmalara hazırlanırken, diğer yandan da istikrar aramaktadır. Bu istikrar arayışının en önemli öğesi de genç sovyet devletinin her yönden kuşatılıp boğulması çalışmalarıdır. Bu durum, Sovyet yönetimi açısından “tek ülkede sosyalizm” tezinin gerçek içeriğini zorlayan bir açmaza kapı aralamaktadır. Öyle ki, artık Avrupa devriminden daha az sözedilirken, Sovyetlerin korunması aşırı düzeyde öne çıkmakta ve bütün komünist partilerin çabaları böyle bir hedefe endekslenmektedir. Zorunludur ya da değildir, bütün bunlar tartışılır, ama nihayetinde böyle bir “koruma” hedefinin bütün dünyadaki, özellikle de Avrupa’daki partilerin iktidar perspektiflerinde ciddi bir zayıflamaya yol açtığı bilinmektedir. Zaman zaman devrimci girişimlerin feda edilmesine dek uzanan bir dizi müdahale de bu mantığın bir ürünü olmuştur.
Sonradan nasıl biçimler almış olursa olsun, Gramsci ve dönemin başka komünistlerinin arayışları da böyle bir tıkanma sürecinin atmosferi içinde anlaşılmalıdır. Politik iktidar mücadelelerinin hem pratik olarak zayıfladığı, hem de perspektif olarak sakatlandığı bir dönemeçte, Marksist insanlar arayışlar geliştirmişlerdir.
Bu arada, merkezi politik iktidar mücadelesini teorik olarak reddetmeyen, ama dönemin koşulları içinde “mevzi” kavramını da öne çıkaran yaklaşım, daha sonra “sivil toplumculuk” diye şekilsizleşerek genelleşen açılımın temelini oluşturmuştur. “Hegemonya”nın kırılmasında yerel “mevzi”lere, “konsey”lere, doğrudan tabandan gelen inisiyatiflere ciddi bir yer veren mantık nihayetinde merkezi olanın reddini içermese de (ki Gramsci de İKP’nin bir yöneticisidir) işin bu yanını zayıflatan unsurları bünyesinde barındırmaktadır.
Daha sonra, “sivil toplum” kavramının da vülger yorumlanışıyla birlikte, yaklaşım giderek Marksist parti iradesinin ve gerekliliğinin tartışıldığı noktalara dek genişlemiştir. Reel Sosyalizmin yarattığı düş kırıklıklarıyla birleşen arayışlar zaman zaman belirli duraklarda “anarşist-liberter” söylemlerle de buluşmuş ve artık partili mücadelenin reddine dek uzanan açılımlar belirmiştir. Kötülüğü “devlet”in kendisinde bulan ve onu şimdiden reddetmeyi ilke sayan anarşist eğilimler bu şekilsizleşmiş “sivil toplumculuk” biçimlerinde kendilerine uygun unsurlar yakalamışlar, merkezi otoriteyi şimdiden yokeden yeni bir anlayış yaratmanın düşlerine dalmışlardır. Sonuçta, “taban” lafının çok edildiği ama merkezi parti gereksiniminin sürekli ıskalandığı bir söylem bütün Avrupa solunu uzun süre sarmıştır.
Türkiye’nin bir “soluk kopyalar ülkesi” olduğunu söylemiştik, “sivil toplumculuk” konusunda da yaşanan serüven aslında bunu doğrulayan bir süreç olmuştur. Özellikle örgütlü sol kesimlerin cunta sonrasında aldığı derin yaralar ve arkasından gelen uluslararası çöküş daha bozulmuş biçimlerin yolunu açmıştır. Ve artık bize dek geldiğinde “sivil toplumculuk” denilen açılım, bütünüyle, “parti fikri”nin ve “merkezi iktidar mücadelesinin gizli-açık reddi noktasında biçimlenmiştir. Merkezi parti örgütlülüğü fikrine olan güvensizlik, “taban inisiyatifi”, “yerel girişimler”, “doğrudan hareket” gibi bir dizi kavramın ortalığı sarmasına ve giderek sosyalist mücadelenin “herkesin kendi kapısının önünü süpürmesi” gibi bir garip yerelliğe tahvil edilmesine yol açmıştır. Bir kaçış teorisi üretilmiştir.
Ve çok ilginçtir, çoğu kez bu “yorgunluk teorileri” neo-liberal burjuva söylemle yan yana düşmüş, yeni düzenin Yuppy’leriyle bu teoriler arasında kesişme noktaları gözlenmiştir. Yeni gelişen burjuva klanlarının “küflenmiş” ve “hantallaşmış” devlet korumacılığına karşı aldıkları saldırgan tutum, garip bir biçimde böylesi bir sol izdüşüm de bulmuştur. Merkezi bir güç yaratıp düzeni değiştirecek bir tehlike oluşturmadıkça yerel-mevzi “baskı örgütleri”ni çok zararlı bulmayan, iktidar perspektifiyle davranmayan genel-geçer solcu tipinden çok rahatsız olmayan bu kesimlerle “örgütsüzlük örgütleyici” bu yeni solcu tipleme arasında ussal olarak kavranılabilir ortak noktalar belirmiştir. İşçi sınıfı vurgusunun zayıfladığı bu kesimlerdeki deformasyon, sosyalizmin geçmişte boşlukta bıraktığı yan alanlara kaymayı getirirken, neo-liberalizmin “proleter sosyalizmi”ni “modası geçmiş ideoloji” konumuna düşürme gayreti bu kaymaya sağdan bir destek anlamına gelmiştir.
Belki, YDH ile “sivil toplumculuk” genel söylemi içine tıkıştırılmış şekilsizlik arasında böyle bir uzak akrabalıktan sözedilebilir, ya da kendini YDH saflarına atan eski solcuların konumlanışı böylelikle bir açıklama bulabilir. Türkiye’ye yeni bir misyon biçmeyi tasarlayan son dönem burjuva klanlarının neo-liberalizmini bir ölçüde bünyesinde yansıtan YDH’nin (şüphesiz çok iki yüzlü bir biçimde) “sivil”leşmeye yaptığı vurgu, doğrusu soldaki böylesi arayışlara da bir ölçüde denk düşmektedir.

***
Bu noktada bizim için sorun Cem Boyner ve YDH’in hangi ihtiyaçlarla, nasıl bir dinamikle ortaya çıktığı ve neyi amaçladığının açığa çıkarılmasıdır. İşe YDH’in biçimsel bir analizini yaparak başlayabiliriz. Kuruluş aşamasında Cem Boyner dışında tekelci burjuvazinin temsilcileri ortada yoktu. YDH’in ilk kadroları 2. Cumhuriyetçilerden olan Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Asaf Savaş Akat, 12 Eylül’den sonra dağılan TBKP yöneticileri, eski TKP’lilerden oluşuyordu. Daha sonraki aşamalarda ise tekelci burjuvazinin temsilcileri YDH’ne girmeye başladılar. Sabancı, Koç ve diğer TÜSİAD üyelerinin de desteklemesiyle YDH ve onun tekelci burjuvazi çıkışlı önderi Cem Boyner, tam da gerçek yüzünü göstererek tekelci burjuvazinin hizmetkarlığına soyunmuştur. Zaten ilk çıkışındaki kendini aydın, entelektüel sanan tayfalar vitrini ile ortaya çıkmasının da farklı amaçları vardır. Birincisi, bu eski sosyalistler, sosyal demokratlar ve aydınların (!) işçi ve emekçi sınıflarla hiçbir bağlantısı kalmamış, sistemin tüm köşe başlarını tutarak sistemden beslenmekte ve ideolojik olarak tam burjuvaziyle çıkarları bire bir örtüşmektedir. İkincisi, sistem açısından daha canalıcı ideolojik bir sorundur. 12 Eylül faşizminin zoruyla yaratılan siyasi ortamlarda Özal ve ANAP, sistemi tehdit edici sivri uçları torpillemiş, temsil etliği bir çok ideolojik açılımla toplumun büyük bir kesimini sisteme entegre etmeyi başarmış ve sistemin ideolojik olarak kendisini yeniden üretebilmesini geçici bir süre de olsa başarabilmişti. Kürdistan UKM’nin gelişmesiyle sistemin krizi alabildiğine derinleşmiş, geçici olarak sağlanan sınıf uzlaşma zemini parçalanmış ve buna bağlı olarak Özal ve ANAP hareketinin dayandığı toplumsal dayanak da sınıf çelişkilerinin su yüzüne çıkmasıyla yok olmuştur. Cem Boyner ve YDH’in misyonu da, bu geleneği sürdürerek birçok ideolojik açılımla toplumsal dayanaklarını yaratarak, sınıf çelişkilerinin üzerini örterek sisteme biraz nefes aldırabilmektir. Ayrıca sistem artık kendi çıplak ideolojisini ön plana çıkarmak istemiyor. Çünkü her çıplak ideoloji kendi karşı çıplak ideolojisini doğurmakta ve sistemi çok kısa sürede çıkmaza sokmaktır.
YDH’nin siyasi programlarına ve bunlar içinde en önemli yeri tutan Kürt sorununa bakmak gerekir. Sistem açısından gelinen noktada oldukça açık siyasi bir boşluk bulunmaktadır. Bu siyasi boşluğu doldurma görevi de YDH’ne verilmiştir. Kürdistan Özgürlük Hareketinin olağanüstü gelişme sağlamasıyla sistem ekonomik, siyasi ve toplumsal alanlarda oldukça derin bir kriz yaşamaktadır. Hala ağırlığını sürdüren askeri çözümün yanında sistem, siyasi çözümü de yedeğinde bulundurmak istemektedir. Çünkü yükselen toplumsal muhalefet ve PKK’nin başarıyla yürüttüğü diplomasi atağının sonucu dış kamuoyu ve zorunlu olarak emperyalist ülkeler de bunu dayatmaktadır. Emperyalist ülkelerin dayatması öyle çok iyi niyetli, insan haklarını falan düşündükleri için değildir. Onlar Kürdistan mücadelesinin geldiği boyutu çok iyi görebilmektedirler. Ama birinci olarak emperyalistler bir ülkenin devrimci dinamiğini geriye döndüremeyeceklerini bildiklerinden bu devrimci dinamiği, kendilerini tehdit etmeyecek, kendi sistemlerinden kopmayacak bir kanalda yumuşatmaya çalışmaktadırlar. İkincisi emperyalizmin pazar sorunuyla ilgilidir. Emperyalistler bu bölgede gereksindikleri yatırımları yapamamakta, bölgenin kendileri için oldukça uygun olan sömürülecek insan malzemesini kullanamamaktadırlar. Bu yüzden kendi istedikleri bir siyasi çözümü acil bir sorun olarak görmekte ve bunu TC’ye dayatmaktadırlar. Cem Boyner ve YDH tam da böyle bir siyasi çözümün toplumsal dayanaklarını oluşturmaya çalışmaktadırlar. Cem Boyner Kürt sorunuyla ilgili sık sık “üniter devlet yapısı içinde, anayasal olarak devletten korunan yurttaşlık” olgusuna vurgu yapmaktadır. Federasyona kesinlikle karşı çıktığını, üniter devlet yapısı içinde Kürt kimliğinin tanınması, Kürtçe yayın, radyo, televizyon ve birtakım kültürel haklar gibi reformist söylemlerle, Kürt ulusal mücadelesinin dayattığı ihtiyaçları ve Kürt insanının istemlerini gözönünde bulundurmayan bir tarzda, kendi siyasi çözümünü üstten inme bir şekilde dayatmaya çalışmaktadır. Başta da söylediğimiz gibi “sivil toplumcu” bir hareketle ilgisi olmayan bir mantaliteye sahip olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir, Çünkü sivil toplumcu bir hareketin bir mücadele sonucu gelişen, taban inisiyatifine dayalı ve oluşturduğu dinamiğin üstüne oturan bir hareket olması gerekir ki, YDH’nin tam da bunun karşısında olduğunu görmekteyiz. Cem Boyner ve YDH’nin sistem destekli bir oluşum olduğunu gösteren somut bir kanıt da, Cem Boyner “olayın askeri çözümünde direten devlet-içi bir terör lobisi var” derken hiçbir tepki olmamakta, oysa aynı şeyi işçi ve emekçi sınıflardan yaza birisi söylese DGM ultra bir hızla adaletli (!) yargısını kullanmaktadır.
Boyner, Kürt sorununa bu şekilde değinirken işçi sınıfının haklarını ve mücadelesini ağzına almamaktadır. Özelleştirme konusundaki politikaları, işçi ve emekçi sınıflar için ne düşündüğünü oldukça açık bir şekilde göstermektedir. İktidara gelirse, uluslararası finans-kapitalin IMF aracılığıyla dayattığı özelleştirmeyi süzme bir şekilde yapacağına söz vermiş, devletin küçülerek Batı’da olduğu gibi kendi asli görevine dönmesi ve ekonomiden elini çekmesi gerektiğini söylemiştir. Tabii bunun altında yatan en önemli sebeple de, işçi sınıfı mücadelesinin onu korkutacak bir düzeyde olmaması ve bunun kolayca bastırılabileceğine olan sonsuz inancıdır.
Ayrıca geçenlerde Cem Boyner ve YDH’ni siyasal yelpazede kategorize etmeye çalışan birtakım medya da aydın ve siyaset bilirkişilerinin yaptığı absürd bir tartışmaya tanık olduk. Bazıları, YDH’nin merkez sağda olduğunu, bazıları sol söylemleri kullanarak sola kaydığını söylüyorlardı. Bizim için bu tartışmadan çok, gerçekten sol söylemler kullanan YDH’nin neyi amaçladığıdır, önemli olan. Kürt sorunu başta olmak üzere bu olgu başka bir düzleme de oturmaktadır. İktidara kadar gelen sosyal demokrasi aracılığıyla sol muhalefeti sistem içinde tutan devlet, sosyal demokrasinin geldiği noktadan böyle bir toplumsal dayanağını kaybettiğini görmekte ve bu dayanağın sistem-dışı kanallara akabileceğinden ürkmektedir. Oluşan bu siyasi boşlukta da, vitriniyle olsun, söylemleriyle olsun bu muhalefeti YDH ile sistem içinde tutmaya çalışmaktadır.
Gelinen noktada Cem Boyner ve YDH’nin karma ideolojisiyle toplumu elinde tutmaya çalışması ve böylece sınıflar uzlaşmasını sağlayabilmesinin koşulları bitmiştir. Birincisi, askeri çözümden yana olanlara karşı galip geleceği oldukça muğlaktır, ikincisi Kürdistan Özgürlük mücadelesinin geldiği aşamada böyle reformist çözümlerle bu sorunu kökten çözemeyeceğini kendisi de bilmektedir, sadece sistemin biraz soluklanmasını sağlayabilecektir. Üçüncüsü, tekelci burjuvaziyi kurtarma ve özelleştirme politikasıyla işçi ve emekçi sınıfların, şimdilik tehlike olarak görmediği tam cepheden bir direnişiyle karşı karşıya gelecektir. Dördüncüsü ve en ütopik olanı da, tekelci burjuvazinin yıllarca gerçekleştiremediği burjuva demokratik devrimini, böyle derin bir kriz ortamında, rejim ve daha da ötesi kapitalist sistemin yok olma riskini üzerine alarak yapmaya çalışmasıdır,
Asıl dert de budur zaten. Türkiye’de hiçbir şeyin hiçbir biçimde koşulara direnecek zamanı ve tahammülü yoktur. Düzen cephesi ve özellikle onun ekonomik yapısı öylesine zayıf ve güçsüzdür ki, belirli bir dönemin güçlüklerine dayanabilme yeteneği hemen hemen yok gibidir. Ortalıkta dolanıp iri laflar edenler, bu söylediklerinin içeriğine kendileri inansalar bile Türkiye’nin mevcut kaosu kimseye böyle bir zaman ve zemini sağlamamaktadır.
Nihai olarak, eldeki kartlar böyle olunca, artık herhangi bir yeni “yıldız adayı”nın düzen politikasının dolaplarında bir tür “yeşillik” olmaktan başka şansı bulunmamaktadır. Belki, geleneksel burjuva politikasında bir farklı renk tonu… Hepsi o kadar!..